her şey, tüm ayrıntılar, her şey beni diğerlerinden ayırıyordu, kıyafetler bile; onlar kot pantolon, polo tişört, süveter ve palto giyerken ben alt üst ince spor eşofmanlar giyiyordum, çünkü kasabada bu tür kıyafetlere değer veriliyordu, erkeksi, maço bir tarz seviliyordu, televizyondaki rapçiler böyle giyiniyordu ve önemli olan onlara benzemekti. lisede tüm bunların hiçbir değeri yoktu.
bunu da sana söylemedim, ne sana ne de başkasına: tek seçeneğin kaçmak olduğunu anladığımda, mümkün olan her çıkış yolunu gözüme kestirdim. gitmeliyim, gitmeliyim diye düşünmediğim bir gün bile olmadı - bu cümle bir parçam haline gelmişti.
hikâyenin başlangıcını sana tekrar anlatmama gerek var mı? olduğum her şeyi reddeden bir dünyada büyüdüm ve bunun bir adaletsizlik olduğunu hissederek yaşadım -çünkü midem bulanıncaya kadar günde yüzlerce kez kendime tekrarladığım şey buydu- bunun bir adaletsizlik olduğunu hissederek yaşadım, çünkü ne olduğumu ben seçmemiştim.
yirmi altı yıl artı birkaç aydır hayattayım, birçoğuna göre önümde uzan bir ömür uzanıyor ve henüz hiçbir şey başlamadı, ama ben uzun zamandır gereğinden fazla şey yaşadığım izlenimiyle yaşıyorum; yazma ihtiyacımın bu kadar derin olmasının sebebi de bu sanırım, galiba geçmişi yazarak sabitlemeye çalışıyor ve bunu geçmişten kurtarmanın bir yöntemi olarak uyguluyorum; belki de tam tersine, geçmiş içimde o kadar derinlere kök salmış durumda ki, beni her an her fırsatta kendinden bahsetmeye zorluyor, beni çoktan ele geçirdi ve ben ondan kurtulduğumu düşünerek sadece varlığını ve hayatım üzerindeki etkisini güçlendiriyorum, belki de çoktan kapana kısıldım - bilmiyorum.