Annem beni elimi yüzümü yıkamadan yatağa sokmaz. Hava ne kadar soğuk olursa olsun her hafta illa banyomu yaptırır. Sabahları saçlarımı tarar, tırnaklarımı temizler, evden öyle gönderir. "Her zaman tertemiz gezeceksin, üstünü başını batırma sakın," der. Bazı satıcı çocuklar öyle temiz değildir. Ayaklarında ayakkabıları bile yoktur. Üstlerindeki kıyafetler yırtık pırtıktır. Kafalarına kuş konup gagalasa, saçlarının arasından çıkan otlarla karnını doyurur. Gözleri çapaklı satıcı çocuklar bile vardır. Bunlar annesi olmayan çocuklar. Ben bir çocuğu gördüğümde annesi var mı yok mu hemen anlarım.
Kesişler her defasında sineklere sevgi dolu ve olumlu bir ilgiyle yaklaştılar. Bilge adamlardı; mesela, isteseler sineklerin canını yakabilecekleri halde barış içinde yaşama sanatında uzmanlaşmanın anahtarının hayatta en basit olan yolu değil, en uygun olan yolu seçmekten geçtiğini söylüyorlardı.
Fark ettim ki bir korku çok dehşet verici olduğunda onu dillendirmekten çekiniyorduk; sanki sözcükler onu gerçek kılacakmış gibi. Ama endişe öylece kaybolmuyordu. Büyüyen, filizlenen ve bitkiyi boğan yabani bir ot gibiydi.
Dünyalılar, bunları hatırlatacak ciddi tarih kitaplarını değil, kimin yazdığı belirsiz tweetleri okumayı tercih ediyorlardı. Bu yüzden bu küçük tehlike ya da onların verdiği adla “virüs” yüzünden evlerine kapandıklarında dünyanın sonu geldi sandılar.