"Bana ne olacağı önemli değil, henüz dünyaya gelmemiş bazı insanların hayatına bir şeyler katabilirsem, kendimi binlerce kez normal bir hayat yaşamış gibi hissedeceğim.Bu da bana yeter."
"Ben Tanrı'ya biraz kızdığımı hatırlıyorum, " dedi Adam. "Hem Kabil hem de Habil neleri varsa vermişler. Tanrı Habil'i kabul etmiş, Kabil'i reddetmiş. Bu bana öteden beri adaletli gelmedi..."
"Belki de farklı bir açıdan bakıyoruz," dedi Lee. "Hatırladığım kadarıyla bu öykü çoban bir halk tarafından, onlar için yazılmış. Çiftçi değillermiş. Çobanların tanrısının besili bir kuzuyu bir bağ arpadan daha değerli bulması normal değil mi?"
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Duyguların taşınamaması ilk olarak düşünceyi duygudan kopartır. Bu, şizofrenik davranışın özelliklerinden biri olarak kabul edilse de, şizofrenlerin değil, biz "normallerin" gerçeğidir. Şizofren için yarılma, yapıştırma ve iki yüzlü duygular göstermeyi reddetmesinin bir ifadesidir. Çünkü şizofren, acı, kavga, öaresizlik ve sevinç gibi gerçek duyguları tanımıyor değildir. Ancak bunların şekilsizleşmesini kabullenerek yaşamayı reddeder. Ama "normal" insanlar çaresizliği kaldıramadıklarında, böyle bir yaşantıya küçümseyen ve çaresizlik yaşamanın, içinde gerçek güce götüren bir kuvvet barındırdığını inkâr eden bir "gerçeklik" tarafından bu yükün üstlerinden alınmasına ihtiyaç duyarlar.
Hayatımız dar mekanlara, dört duvara bakarak geçiyor, sığ ve kısır olanı izleyerek tükeniyor. Gözümüzün genelde gördüğü en
derin mesafe üç dört metreyi geçmiyor. Egonun bu dar mekanlarda kendini bir şey sanması, büyüklüğe kapılması çok normal değil mi? Bütün bu sıkışmışlıkta ve darlıkta, bu
sığlık ve çiğlikte, egomuz bize kendimizi önemli hissettiriyor. Dar mekanlar egoyu büyütüyor ki bu hastalık demek. Oysa
kendimizi en iyi hissettiğimiz zamanlar, ağaçlara, ormana, denize bakarken duyduğumuz enginlik, derinlik hissi. Tam
olarak o zaman kendimizi bizden daha büyük bir şeyin parçası olarak görüyoruz. Yani engin, derin, geniş, zengin olan her şey, egomuzu küçültüyor.
Eğer bir çocuk hastaysa, bir gözün daima diğer çocukların üzerinde olması gerekir. Zira sağlıklı olanlar patırtı çıkarmaz, onlara sunulan hayatın kesik köşelerine uyum sağlarlar, hiçbir şeyden şikâyet etmeden sıkıntıların, güçlüklerin şeklinibenimserler. Dalgalardan nefret ederek deniz fenerinin bek-çisi olurlar ama yazık, reddetmek uygunsuz düşer. Bu görev hissi onlara rehberlik eder. Orada duracaklar, simsiyah gecenin içinde gözcü olacaklar, üşümemek için de, korkmamak için de uğraşacaklar. Oysa üşümemek, de korkmamak da normal değil. Onlara göz kulak olmak gerekir.
Düşlerimde uzun uzun yolculuklar yapmak var şu sıralar.
Dünyanın bir başka şehrinde, bir başka sabahına gözlerimi açma isteğim var.
Bazen son hızda, bazen usulca yolumda durmadan ilerleyesim var.
Herkesten, her şeyden kaçarcasına, en önemlisi de kendimden kaçarcasına gidesim var!
Telaşa sokmadan ruhumu, "Kim giderse gitsin artık benden," diyesim var.
Verilen değerleri geç anlayanlara gelince... Biraz geç olmadı mı, diye de sorasım var.
Bulutların üzerinde gezercesine, ruhumu sonsuz boşluklara emanet etmeliyim mesela.
Kimseye minnet duymamalı ruhum, kimse hapsetmemeli beni beklentilerine.
Şarkılarım olmalı mesela yanımda, dinlediğimde beni mutluluğa sevk eden.
Dosta gelince, bir selamımla geçinebilecekse dursun dünyamda, yeter.
Sırtımda çok bıçak yarası var, şimdi yalnızlığı istemem normal bu yüzden.
Öyle böyle değil işte; kendimle baş başa kalıp ruhumu dinleyesim var.
Şiir - Edibe Toğaç
@edibetogac