"Anna'nın okuduğu kaygılarla, aldatmalarla, dertlerle, kötülüklerle dolu kitabı aydınlatan mum, her zamankinden daha parlak ışıldayarak daha önce karanlıkta kalan her şeyi aydınlattı, çıtırdamaya başladı, sönmeye yüz yuttu ve sonsuza denk söndü."
Okumayanın dahi konusunu bildiği bir kitaba ilişkin ne yazılabilir? Aşk, hem insanın hayatındaki her boşluğu doldurup tamamlanmışlık hissini yaşatabilir hem de her gün daha da artan bir ızdıraba sürükleyebilir.
Birbiriyle kesişen bir sürü karakter ve bu karakterlerin hikayesini de aynı zamanda okuyoruz. Ama özellikle Tolstoy'un Lenin karakteri üzerinden dönemin sosyal ve ekonomik yapısına ilişkin fikirleri kitapta fazlasıyla yer kaplıyor. Bu nedenle kitabın adı Anna Karenina olsa da aslında tek ana karakter o değil. Lenin'in hayatındaki her yeni gelişme ile bir anda pazartesiden itibaren farklı bir insan olacağım moduna girip sonra eski haline dönmesiyle sonuçlanan kısımlar bir noktadan sonra beni bunalttı. Özellikle ilk kez Rus edebiyatı okumuyorsanız bahsedilen sosyal kaygıları daha önce de defalarca okumuşsunuzdur. Bu nedenle kitabın sonunun da Lenin ile bittiğini fark edince bir süreliğine kitabı kenara koydum ve sonrasında tamamen bitirebildim.
Aynı zamanda 2012 yapımı Anna Karenina filmini de izlemeyenlere şiddetle tavsiye ederim
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,6bin okunma
"Sevgili çizgilerim benim, sevgili kırışıklıklarım, sizi ne kadar seviyorum... Siz bana ne çok şey öğrettiniz... Siz beni ne kadar çok seviyorsunuz... Siz benim mutluluğum, siz benim savaşım, siz benim mutsuzluğum, siz benim acılarım, siz benim özgürlüğümsünüz... Sevgili, ince, küçük, zarif çizgilerim... Dostlarım. Siz olmasanız ben ne yapardım? Siz benim kararlılığım, siz benim gücümsünüz. Sizi oluşturana dek neler yaşadım... neler çektim... nasıl savaştım ben... ve size böyle anlayışla, mutlulukla bakabilmek için... ne çok uğraştım."
Başka bir kitaba ilişkin paylaşım yapmayı düşünüyorken Duygu Asena'nın "Kadının Adı Yok" kitabını iki ay önce bitirmeme rağmen hala paylaşmadığımı fark ettim. Bu nedenle bu paylaşım karanlık zamanlara gittiğimizin çarpıcı örneklerinin sergilendiği bu günlere denk geldi.
Kadının Adı Yok'un ilk basım tarihi 1987. Kitapta ayakları üstünde durmak için çabalayan, sorgulayan bir çocuğun- genç kızın- kadının hikayesi işleniyor. Büyürken yaşadıkları, küçük dünyası olan ailesi içinde yaşananlar, zamanla genişleyen çevresiyle beraber diğer kadınların da yaşadıkları. Bildiğimiz, yaşadığımız, duyduğumuz ya da muhakkak alakasını anımsamıyor olsak da tanıdık gelen hikayeler. Çünkü hiçbir şey değişmiyor. Hikayeler hep tekrar ediyor. Her şey daha kötüye gidiyor.
2025 yılında Türkiye'de şiddetten ölen kadın sayısı 455. Bu kadınlara ilişkin bilgileri öğrenmek isterseniz anitsayac.com'u ziyaret etmeniz yeterli.
KADINLAR ÖLÜYOR. KADINLAR KATLEDİLİYOR. Kendi ayaklarımız üstünde durabilecek miyim endişesi yerine yarın hayatta olacak mıyım endişesi artık üstünlük kuruyor.
Kadının Adı YokDuygu Asena · Doğan Kitap · 20268,1bin okunma
Şükrüye küçük bir kırmızının boğazına yerleştiğini duydu. Şimdiye kadar kaç kere ağladığını saydı. On dört çıktı. Yirmiye kadar ağzını açmamaya karar verdi.
Tomris Uyar’ın ilk öykü kitabı. 1965-1970 yılları arasında yazılmış on yedi öyküden oluşuyor.
Ben roman okumayı da çok severim. Türk edebiyatında roman konusunda çok değerli isimler var ama bence edebiyatımızda öyküler bambaşka bir yerde. Hepimizin hayatları birbirinden farklı, hepimizin farklı dertleri var. Hatta bazı dertlerimiz hayatımızın olağanı gibi. İşte bizim öykücülerimiz bunları görüyor. İnsanın usul usul kalbini tahriş eden, sızlatan ama kendini alıştıran dertleri görüyorlar ve bunu öyle güzel kaleme alıyorlar ki.
Tomris Uyar, fırça darbeleri ile sahneyi betimleyip hikayeyi anlatmaya başlıyor. Bazı paragraflar italik yazılmış. O anda sahne duruyor ya karakterin düşüncelerini duyuyoruz ya da bir anı çıkıyor ortaya. Bazen düşünce selinin içinde bir anda üçüncü kişi yorumları olarak bu paragraflar karşımıza çıkıyor.
Hikayeler hüzünlü ama tek bir kişinin tarafında olamıyorum okurken, herkesin motivasyonunu ve yaşadıklarını kırılgan bir şekilde anlatmış Tomris Uyar. Kırılgan’ı Tomris Uyar’ın kendisinden kaptım. Kitabın sonunda kırılgan “ipek”ten, dayanıklı “bakır”a geçişine değiniyor ve henüz bakır kısmını bilmesem de bu ufak bir dokunuş, bu öyküleri parçalayacakmış gibi hissettirdi bana.
İpek ve BakırTomris Uyar · Can Yayınları · 2024724 okunma
"Can almanın, öldürmenin (işimize geldiği zaman) mazur görülebilir olduğu inancı belleklerden silinmediği sürece savaşların asla son bulmayacağı düşüncesini üstüne basa basa vurgulamıştı."
Carol J. Adams'ın çok kapsamlı bir çalışması Etin Cinsel Politikası. Etin ataerkil toplumu nasıl harladığını ve bunun feminizmi nasıl etkilediğini anlatıyor. Vejetaryenlik ile feminizmin, savaş karşıtlığının, hayvan hakları savunucularının kesişim noktalarından bahsediyor.
Ete ilişkin kullanılan dilin aynı şekilde kadına karşı kullanıldığını ve bunun örneklerini gösteriyor bize ki en basitinden kapakta fotoğraf bir et reklamına ilişkin. İneğin vücudundaki bölgeler açıklanırken bunun için bir kadının vücudu kullanılıyor.
Kitabın başında Türkçe baskıya özel bir önsöz de var, es geçmemenizi tavsiye ederim.
Bu kitap hakkında yazılacak, söylenecek ve sindirilecek çok şey var aslında. Frankenstein'da vejeteryanlığın dahi incelendiği bir kısım mevcut. Kitap her ne kadar neden et yememeliyiz üzerinden gitse de bunu mantık silsile içerisinde tarih ve edebiyat bazlı bizlere anlatıyor. Kitabın bazı konularda perspektifimizin genişlemesi için ideal bir kitap olduğunu düşünüyorum. Günlük dilde kullandığımız kelimelere, reklamlara, tarihe, edebiyata kadar her alanda yeni bir algıda seçicilik kategorisi oluşturdu bende. Herkesin okumasını tavsiye ederim