Kendimden vazgeçtiğimde, yani evrenimizi yaratarak kendimi bağladığımda, gönüllü olarak öngörüden de feragat ettim. Bir başka deyişle, ilk başta bir fikir ortaya attım ve onu zamanla hayata geçirdim. Lakin bu fikre içkin sorunlara gözlerimi daha ilk anda yummuştum. Var olduğum sürece, her şeye kadir değilim. Nasıl olabilirim ki? Teologlar öyle olduğumu iddia ederek son derece aptalca davraniyorlar. Basıt ve eleştıriden yoksun bir şekilde göklere çıkarıyorlar beni! Sağ duyunun yüzüne bir tokattır bu. Her şeye kadır olmak durağan bir durum gerektirir. Doğal olarak, etraftaki her şey zaten zihninizde mevcutsa, gerçekleşecek başka hiçbir şey kalmaz. Bu da yaşayan Tanrı fikrine son derece ters. Hayat sonsuz değildir. Ben de bir canlılık istedim. Yani şaşırmak istiyordum. Öyle de oldu; hem şaşırdım hem hayal kırıklığına uğradım. En başta, yoğun ve canlı bir evren istiyordum, ortasında enfes bir bahçe olan, her yanı aşk diye kadirşinas bir coşkuyla dolup taşan bir evren. Her canlının cömert bir karşılık bulduğu aşığı olacaktı. Bunun son derece büyüleyici bir icat oldugunu düşündüm ve erkeği yarattım.