Distopik ve ütopik romanları bu kadar sevmemin sebeplerinden birinin, bambaşka bir toplumsal kabulün içinde nasıl bir insana dönüşeceğime dair duyduğum merak olduğunu yakın zamanda fark etmiştim. Saramago romanlarından birinde, Le Guin'in karakterlerinden biri olarak ne yapacağımı, nasıl davranacağımı, iyilerin mi kötülerin mi safına geçeceğimi hep çok merak ederim, bu merak ve düşüncelerle tamamlarım kitapları.
Bu kitabı okurken, hayatım boyunca sorduğum o sorunun distopik olarak kurgulanmış halini okuyorum gibi hissettim. Bambaşka bir ailede doğsam, nasıl biri olurdum? Nasıl bir hayatım olurdu?
Dünyanın en karamsar insanlarından biri olan ben, yukarıdaki soru nedeniyle kitabın ilk sayfalarından beri gülümseyen bebek Alan ile empati kurup, ortaklıklar yakalarken buldum kendimi.
Yaşama cesaretimizi kim öldürür? Alan ve kendisiyle yaşıt öldüren şeker almaya gelen kızın diyalogları aklımda bu soruyu uyandırdı. Alan'ınkini öldürmeyen zehirli aile yapısı neden şeker alan kızınkini öldürür? Yoksa psikologların bahsettiği gibi doğuştan getirdiğimiz bazı beceriler bizi yaşamaya cesur hale getiriyor olabilir mi?
Özgür irade, intiharın felsefesine dair pek çok soru uyandırmasını beklediğim bu kitap şu ana kadar yalnızca ortak bir dinamiğin, kültürün insanın yaşamı algılayışını ne dereceye kadar etkilediğini merak ettirdi bana.
Tek bir kişinin iyimserliği yeter mi kara bulutları dağıtmaya? Bence kim ve ne kadar cesur olduğuna bağlı. Alan o kadar cesurmuş gibi hissediyorum. Alan'ın benliği, diğerleriyle kurduğu ilişkiyle sarsılmayacak kadar güçlü ve bu nedenle cesur.
Karamsarlığın nemesisi aptal bir iyimserlik midir yoksa bizi karamsarlığa sürükleyecek şeylerle dolu bu dünyada her şeyin farkında olup yine de umut etmek mümkün müdür Alan gibi? Bazı insanlar biz farkında değilken