nihal sipahi

Dağda adına ekin denilen şey, ancak hasırlı ellerle yolunabilen, sıska, dağınık bir şeydir. "İnsanlarla hayvanlar bu kavruk bitkiden nasiplerini nasıl çıkarırlar?" diye düşünürsünüz. Tıpkı karataşlar gibi kavruk, tıpkı karataşlar gibi yüzyılların soğuğunda, sıcağında kuru kuruya adına güzellik denilen hayatiyeti tamamen unutmuş mihnetli bir insan varlığı sizde acı düşünceler uyandırır.
Sayfa 65 - Remzi Kitabevi
Alıntı
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Biz bu yollarda bir borcu ödüyoruz, dersiniz. Yüzyıllardan beri soyulan, sömürülen, yüzyıllar boyunca yalnız mal, yalnız can vergisi için aranan şu bitmiş, şu bilinmeyen Anadolu'ya karşı, çeşmeleri gürül gürül akan İstanbul'un işlediği günahların borcunu ödüyoruz.
Sayfa 64 - Remzi Kitabevi
Alıntı
Demek ki Anadolu buydu. Anadolu gerçeğinin artık karşısında ve içinde bulunuyorduk. Fakat ne var ki, gördüğüm Anadolu, benim mektepte öğrendiğim, yahut şiirlerde okuduğum, mektep şarkılarından haykırdığımız Anadolu'ya hiç benzemiyordu. Çağlayan sular, öten bülbüller, altın başaklar, altı üstü birbirinden zengin ve dünyanın hazinesi olan Anadolu herhalde buraları olmasa gerekti. Burası, dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçasıydı ki, yakan güneş, kavuran soğuk altında, kumları, kireçleri şerha şerha ufalayarak her gün biraz daha çölleşiyordu.
Sayfa 62 - Remzi Kitabevi
Alıntı
İÇERDE — TRUVA
Truva, surlarla çevrili bir şehir değildi yalnızca; o surlar, içeridekilerin dünyayı nasıl okuduğunun da sınırıydı. On yıl süren kuşatma, Truvalılara tehdidin neye benzediğini öğretmişti: düşman bağıran, saldıran, kapıları zorlayandı. Bu yüzden sessiz olanı tanıyamadılar. At bir saldırı değildi. Bir armağan olarak sunuldu; bir çekilme işareti, bir zafer duygusuydu. Ve tam da bu yüzden içeri alındı. Laokoön uyardı, Cassandra gördü; ama bilgi tek başına işe yaramadı. Çünkü bilgi ancak bağ kurabildiğinde anlam üretirdi. Truva’da bilgi vardı, fakat ağ yoktu. Kapılar zorla açılmadı; içeriden, güvenle açıldı. Bugün de saldırılar var, ama çoğu artık saldırı gibi görünmüyor. Tanklar yerine söylemler, ordular yerine algoritmalar, kuşatma yerine dostane davetler kullanılıyor. Bir helikopter iner, bir kriz gerekçe gösterilir; bir müdahale “insani koruma” adıyla sunulur ve sonuç neredeyse hiç direnç görmeden alınır. Yakın geçmişte, bir devlet başkanının kendi mekânından alınarak başka bir coğrafyaya taşınmasına yönelik girişimler, bu eski mekanizmanın hâlâ çalıştığını gösterdi. Bu yeni bir yöntem değil, eski bir desenin güncellenmiş hâli. Truva Atı bir mit değildir; bir operasyon modelidir. Açık güçle değil, algının en zayıf noktasından ilerler. Zamanı bekler, içeriden çalışır ve en önemlisi: tehdit olarak algılanmaz. Bu bilgi ne öğretilmiştir ne de yazılıdır; ne kitaplarda tam karşılığı vardır ne de algoritmaların ezberinde. Bu, örüntüyü tanıma bilgisidir; parçalar arasındaki bağı kurabilme yetisidir. Bir şehrin düşüşünü anlamak için duvarlara değil, anahtarın neden ve nasıl teslim edildiğine bakmak gerekir. Bugün sorulması gereken soru şudur: Gerçek tehlike bizi dışarıda mı bekler, yoksa içeri güvenle kabul ettiğimiz şeyin ta kendisi midir? Truva’nın düştüğü gece, şehir
1000Kitap
BİR DÜŞÜN İZİ - SÜMELA
“İki ayrı adamın aynı düşü görmesi mümkün mü?” Fyodor Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler de sorduğu bu soruya, yüzyıllar önce Trabzon’un sarp kayalıklarında sessizce yanıt verilmişti. Bir efsaneye göre Atinalı iki keşiş — Barnabas ve Sophronios — birbirlerinden habersiz olarak aynı düşü görür. Rüyalarında Panagia’yı, Meryem Ana ikonasını görürler; ikonanın Maçka’daki kayalıklarda bulunduğu kendilerine bildirilir. Bu ortak düş, Sümela Manastırı’nın yerini belirler. Sümela, taştan önce bir düş üzerine kurulmuştur; mimari kararlar bu düşün yalnızca birer yankısıdır. Bu nedenle onu yalnızca bir yapı olarak görmek eksiktir; Sümela’da belirleyici olan madde değil, inancın çağırdığı mekândır. Manastırın ulaşılması güç konumu estetik bir tercih değil, düşün dayattığı mekânsal bir zorunluluktur. Kayaya oyulmuş olması doğaya meydan okuma değil, onun sertliğiyle kurulan derin bir uyumdur. İnsan eli burada doğayı dönüştürmez; yalnızca ortak bir düşün kayadaki izini görünür kılar. Bu nedenle Sümela, bir yapıdan çok taştan bir kanıttır. Dostoyevski’nin sorusuna verilmiş taştan bir yanıt gibidir: Evet, iki insan aynı düşte buluşabilir ve o düş, yüzyıllar boyunca dünyada somut bir yer edinebilir. Bugün, görüntülerin yapay zekâ ile saniyeler içinde kurgulandığı, düşlerin algoritmalarla şekillendiği bir çağdayız. Ancak soru hâlâ aynı: “Bizler, birbirimizden habersiz, bugün hangi kolektif düşte kesişiyoruz?”
1000Kitap