Annem ait olduğu yeri bulmuş bir çiçek gibi açıyor, her güne büyük bir hevesle, çalışkanlıkla başlıyordu. Duyguların ve davranışların bulaşıcı olduğunu o yaşta fark etmiştim.
“Bir Cinayeti Görmek Yetmez; Bazen Asıl Suç Bakmaktır”
Bu kitap, büyük olayların değil, küçük karar anlarının romanı. Bir insanın hayatını tek bir hareketle -hatta bir hareketsizlikle- nasıl değiştirebileceğini anlatıyor. Profesör Andersen’in Noel akşamında başlayan hikâyesi, kısa sürede bir suç anlatısından çok daha fazlasına dönüşüyor: vicdan, tanıklık ve ahlak üzerine sarsıcı bir iç yolculuk.
Yazar, okuru bir “katil kim?” merakına değil, çok daha rahatsız edici bir soruya davet ediyor:
Doğru olanı yapmamayı seçtiğimiz anlarda kim oluruz?
Metin boyunca Tanrı kavramı, inanç meselesi olarak değil; kaçınılmaz bir ahlaki eşik olarak karşımıza çıkıyor. İnançsız bir karakterin Tanrı’yla yüzleşmesi, bu romanın en çarpıcı katmanlarından biri. Burada Tanrı, kurtaran değil; hesap soran da değil. Sadece orada olan, kaçınılamayan bir varlık gibi.
Anlatım sakin, hatta gündelik; ama tam da bu sadelik, metni rahatsız edici kılıyor. Çünkü okur, Profesör Andersen’in düşüncelerinde kendine ait cümleler buluyor. Roman, yüksek sesle bağırmıyor; fısıldıyor. Ve o fısıltı, kitabı kapattıktan sonra da zihinden çıkmıyor.
Bu, polisiye sevenler için değil sadece; “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu gerçekten cevaplamaya cesareti olanlar için bir kitap.
Bazı hikâyeler katille biter.
Bu hikâye, tanıkla başlıyor.