“Dostlarımızı doğru seçme istencimizin ve zekamızın olduğunu varsayalım,” der, “çok azımızın buna gücü yeter, tercih alanımız çok sınırlıdır. İstediğimiz kimseyi tanıyamayız... Büyük bir şans eseri, büyük bir şairi sezebilir ve sesinin tınısını işitebiliriz ya da bizi kibarca yanıtlayan bir bilim adamına bir soru sorabiliriz. Bir bakanın özel odasında on dakikalık görüşme elde edebiliriz, bir kraliçenin nazik bakışını hayatımızda bir kez yakalama ayrıcalığımız olabilir. Ve yine de bu kaçamak rastlantılara göz diker, yıllarımızı, tutkularımızı ve yetilerimizi bunun çok daha azı için harcarız, oysaki bu zaman süresince, konumumuz ne olursa olsun biz dilediğimiz sürece bizimle konuşacak insanlardan oluşan, bize sürekli açık bir toplum vardır. Ve bu o kadar kalabalık, o kadar uysal ve tüm gün yanımızda bekletebileceğimiz bir toplumdur ki –krallar ve devlet adamları gibi ilgi göstermek için değil, ilgi görmek için sabırla beklerler– bizler, kütüphanelerimizin ışığıyla döşenmiş bekleme odamızda asla aramaya çıkmayacağız onları, bize söylediklerinin bir tekini bile dinlemeyeceğiz.”