… sanki baykuşlar insanların ölüm inlemelerini kasten stereotipleştirerek kalıcı kılmaya çalışıyormuş gibi doğadaki en melankolik seslere dönüşürlerdi, tüm ümitleri tükenmiş bir ölümlülüğün cansız ve silik bir yadigârıydı bunlar. Duyduğum ses bir hayvan ulumasıydı ancak insan ağlamalarını andırıyordu.
Eğer biz peşinde koştuğumuz şeyleri daha bilinçli seçseydik bir insanın yapısı ve kaderi kendisi gibi olan tüm insanların ilgisini çekeceğinden her birimiz özünde bir öğrenci ve gözlemci olurduk.
İnsanı hemcinslerinden ayıran ve ona yalnızlık çektiren mesafe, fiziksel mesefe midir? Ben, yaşadıklarım sayesinde kişinin, her ne kadar çabalarsa çabalasın, başka biriyle arasında açılan mesafeyi ona yaklaşarak kapatamayacağını öğrendim. Biz genelde en çok neye yakın yaşamak isteriz?
Yaşasın, akıntıya karşı yüzerek kıyıya varmak,
Yaşasın, sarp yokuşları tırmanarak düzlüğe kavuşmak…
Yaşasın, sevdiğim işi yaparken yüzümde derinleşen çizgiler…
Yaşasın, gül yetiştirirken elime batan dikenler…
Yaşasın, kimse bilmesede görmesede yürekten verilen emek…
Yaşasın, kavruk yüzlü çocukların avucundaki kelebek…
Yaşasın, sert esen rüzgara karşı inatla koşmak…
Ve
Yaşasın, yaşasın öğretmen olmak.
Kitaplardan bu kadar nefret edilmesinin ve korkulmasının sebebini şimdi anlıyor musun? Onlar hayatın yüzündeki gözenekleri gösterir. Rahatına düşkün insanlar balmumundan aya benzeyen, gözeneksiz, tüysüz, ifadesiz yüzler ister yalnızca.