Pek çok okurunun da dile getirdiği üzere, yazar Stefan Zweig’in en belirgin özelliklerinden biri; okuyucunun hikayelerdeki “hayali” karakterlerde, kendinde mevcut olan “gerçek” sıfatları kolaylıkla bulabilmesi. Daha sonra kendi düşünce hayatına bu hayalleri şablon olarak alarak, kendiyle ilgili birtakım sonuçlara varıp, çıkarımlar ortaya koyabilmesi.
Yazar bu sorgulatmayı öylesine doğal ve akıcı bir şekilde yapıyor ki, okuyucu hikayenin heyecanından dolayı, bazen kendi hayatıyla ilgili çok değerli olabilecek bu tarz çıkarımlar üzerinde derinlikli bir şekilde düşünmeyi es geçebiliyor.
Örneğin, bir çok inceleme paylaşan okuyucu, hikayelerin nasıl bittiğine odaklanmış, orada takılı kalmış. Ben bu odaklanmanın yanlış olduğunu ve hikayelerin derinlemesine çok daha fazla irdelenmeyi hak ettiklerini düşünüyorum.
Bazı hikayelerin bende uyandırdığı ufak düşünceleri paylaşmak isterim.
* Kitabı okumadıysanız devam etmeyin lütfen *
AY IŞIĞI SOKAĞI:
Hepimizin hayatında çok değer verdiği, çok önemli kişiler vardır. Anne, baba, eş, sevgili, dost, çocuk ya da bir başkası gibi. Bu çok değerli yakınlarımızı öylesine önemser ve sahipleniriz ki, onların bazen kılına zarar gelmesin diye çok rahatlıkla ölümü göze alabiliriz. Ama günlük yaşamın rutin akışı içerisinde bu “değerliliği” es kaza unutarak, insani zaaflarımızın etkisiyle hiç olmayacak, absürt, hatalı işler yapar, bu müthiş değer verdiğimiz insanları yaralarız, kırarız, incitiriz… Kimi zaman ve hemen, bundan çok pişman olur karşımızdaki insanın gönlünü alarak kırılan bu elmas porseleni tutkallamaya çalışırız, kimi zaman ise parçalar artık bir araya getirilemez olmuştur ve, malesef, artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Bu hikayedeki koca da, karısına aşık, onsuz yapamıyor, onu çok seviyor ve onu takıntıya varacak