Hakan Günday yine her şeyi açık seçik bir şekilde yüzümüze vurmuş. Yine “Ben ne okuyorum?” dedirten, insanın içini ezen, sindirmesi zor bir kitapla karşımızda: AZ.
Nasıl hazmedilir bu kitap, nasıl yorumlanır? İçindeki karanlıkların hakkı nasıl verilir bilmiyorum. Çünkü içinde istismar, töre, tarikat, katliam, cinayet, vahşet ve çocuk gelinler var. Ve bütün bunları okurken “Gerçekten bu ülkenin bir yerinde bunlar yaşanıyor olabilir mi?” diye düşünmeden edemiyorum.
Spoiler vermemeye çalışarak özetleyeceğim. Ne kadar başarılı olurum bilmiyorum ama aslında bu kitaptaki her cümleyi tek tek alıp, kendime ve size açıklamak daha derin analizler yapmak isterdim. Çünkü o kadar fazla şey anlatıyor ki her cümle.
Başta Derdâ ile tanışıyoruz. Henüz çocuk yaşta satılıp, çocuk gelin edilen bir kız çocuğu. Daha 11 yaşında… Ve bu küçücük yaşında asla görmemesi gereken şeylere maruz kalıyor. Gittikçe batıyor, kurtulmak için çabaladıkça daha çok dibe çekiliyor. Okudukça insanın boğazına bir şeyler düğümleniyor.
Ama sonra bir kırılma noktası geliyor. “Anne” ile tanışıyor Derdâ. (Evet, adı “Anne” ama gerçekten bir anne gibi.) Bu karşılaşma, Derdâ’nın geçmişindeki o korkunç kimliği çıkarıp yerine yeni bir kimlik giymesi gibi. Ve biz artık başka bir Derdâ’yla tanışıyoruz. Onun hikâyesi bittiğinde “Şükür, sonunda biraz olsun gün yüzü göreceğiz” dedim.
Ta ki Derda’nın hikâyesi başlayana kadar…
Burada kitap beni gerçekten şaşırttı. Aynı ismi taşıyan iki farklı karakter… Ama aslında ikisi de aynı dibe defalarca batıp çıkamayan, hayatta kalmaya çalışan iki ruh.
Derda, neyi neden yaptığını çoğu zaman bilmiyor ama bir karar verdiğinde o karar ölüm bile olsa gözünü kırpmadan yapacak kadar keskin bir karakter. Onun hikâyesi de, tıpkı Derdâ gibi karanlık, çarpıcı, iç acıtıcı…
Bu iki karakterin yolu