Ömer Faruk Türker

Yaşasın Büyük Yoldaş
İşte o yıllardan bir manzara. Bir taşra partisinin toplantısı devam ediyor (Moskova bölgesinde). Görevli olarak hapse atılan kişinin yerine getirilen, yeni taşra komitesi sekreteri, toplantıyı yürütüyor. Toplantının sonunda, yoldaş Stalin'e bağlılık kararı alınıyor. Elbette, bu sırada herkes ayakta (toplantı sırasında adı her zikredildiğinde herkes yerinden fırlar). Küçük salonda “alkış kıyamet”. Üç dakika, dört dakika, beş dakika, alkışlama bir türlü durmuyor. Avuçlar daha şimdiden yanmaya ve acımaya başlıyor. Kaldırılan kollar çoktan uyuşmuş, yaşlılar nefes nefese kalmış. Bu durum, sonunda, Stalin'e karşı içten hayranlık besleyenler için bile aptalca gözükmeye başlıyor. Acaba, durmaya ilk kim cesaret edecek? Alkışları, ancak yeni atanan sekreter durdurabilir. Ancak yerine geldiği kişinin aksine o, korkuyor! Ne de olsa salonda alkışlayanlar arasındaki NKVD üyeleri, salondan ilk kimin ayrılacağını izliyorlar! Liderlerinin haberinin bile olmadığı, bu küçük salondaki alkışlamanın altıncı dakikasına giriyoruz! Sonra yedi, sekiz dakika! Ölüp bitiyorlar! Bitap düşüyorlar! Artık ancak kalpleri durursa durabilirler! Salonun derinliklerinde, tenha yerlerde hile yapmak mümkün. Alkışlarını daha zayıf tutabilir; avuçlarını birbirine daha yumuşak, daha sakin çarpabilirsin. Fakat başkanlık salonunda, herkesin gözü önündeysen?! Yerel kâğıt fabrikasının müdürü; bağımsız, güçlü bir adam, başkanlıkta duruyor ve durumun tüm yanlışlığını ve umutsuzluğunu bilerek alkışlıyor! Dokuz dakika! On dakika! Sekreterin gözünün içine bakıyorlar ancak onun da alkışları durdurmaya cesareti yok. Delilik, aptallık bu! Birbirlerine sönük umutlarla bakan, ancak yüzlerinde sevinç ifadesi olan, taşranın ileri gelenleri, düşene kadar, sedye ile dışarı çıkarılana kadar alkışlıyorlar! Ayakta duranlar ise her
Sayfa 69·Kitabı okudu
Tarih/Siyaset
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İngilizlerin Hindistana getirdikleri demokrasi.
İngilizler 1876-77 kıtlığında ‘hiçbir şey yapmamakla suçlanamazlardı. Aslında yaptıkları her şey kıtlığın etkilerini daha da beter hâle getirmişti. Aynı Stalin'in 1930'larda Rus- ya ve Ukrayna'yı mahveden 'kolektivizasyon kıtlıklarında' olduğu gibi buğday ihracatı devam etmişti. 1877'de yaşananlara birinci elden şahitlik eden Yarbay Ronald Osborne, o korku dolu sahneleri şöyle anlatıyordu: “Kurumuş kuyular ağzına kadar cesetle doluydu. Ölü sayısı o kadar fazlaydı ki zavallı insanlar ölen yakınları için cenaze merasimi yapamıyordu. Anneler, bir somun ekmek alabilmek için çocuklarını satıyorlardı. Erkekler, açlıktan can vermelerini seyretmemek için eşlerini göle atıyorlardı. Ölüm her yerde kol gezerken, Hindistan'daki hükümet huzurundan ve neşesinden hiçbir şey kaybetmemiş gibi görünüyordu. Gazeteler sessizliğe gömülmüştü. İnsanların açlıktan öldüğünün bahsini açmak bile yasaktı. Bu konuda çok sıkı talimatlar vardı."
Sayfa 188·Kitabı okudu
Tarih ve Siyaset
Açlık Ne Yaptırmaz ki!
Ginzburg, bir somun ekmek için serbest bir köylüyle yatmayı kabul eden bir kadın mahkûmu anlatır. Aldığı ekmeğe elini bile süremeyen kadın getirip somunu Ginzburg'a verir ve şöyle der: “Diğerleri biraz ekmek elde etmek için ne yapıyorsa benim yaptığım da o. Biraz ekmek elde etmek için bir başka yol yoksa, binlerce kadının ekmek elde etmek için kullandıkları yolun aynısı yani." Gulag kamplarında açlık nedeniyle yamyamlık vakaları da görülmeye başlamıştı. Ginzburg, Magadan'daki bir Gulag kampında Kuleş adlı bir mahkûmun arkadaşını öldürüp gömdükten sonra günler boyunca parça parça kızartıp yediği bir olayı anlatır. 1933 yılında, Kulak (zengin köylü) oldukları gerekçesiyle Sibirya'daki Ob nehri üzerinde bulunan Nazino adasına sürülen 6 bin köylü yerleşimciden 4 bini ölmüştü. Sağ kalanlar ölüleri yiyerek hayatta kalmışlardı."... Hepsi yamyamlıkla suçlanarak tutuklandı. " Kamplardan kaçmak ise mutlak ölümdü. Artık o taygalarda çöp tenekeleri bile bulamazdınız. Bu yüzden, "kimi kaçakların kocaman yaz ayını ormanda dolaşarak geçirdikten sonra açlıktan canları çıkmış hâlde, ayakta güçlükle durarak kendiliğinden kampa döndükleri olurdu." Açlıklardan açlık, ölümlerden ölüm beğenin!
Sayfa 263·Kitabı okudu
Siyaset & Politika
Sosyalizm'in kısa özeti
Bir Ukraynalı tanık, "Açlıktan ölen insanların cesetleriyle dolu bir tren geçenlerde Kiev'e girdi. Poltava'dan kalktı tren, yol boyunca cesetleri topladı” diyordu. Bir diğer tanık, Fedor Belov şu gözlemde bulunuyordu: "Köylüler köpekleri, atları, çürümüş patatesleri, ağaç kabuklarını, bulabildikleri her şeyi yiyorlar.”27 Açlığın boyutlarına ilişkin benzer bir tanıklık da Kravchenko'dan: "Elimize ne geçirdiysek yedik. Kediler, köpekler, tarla fareleri, kuşlar... Yarin hava aydınlandığında ağaç kabuklarının soyulmuş olduğunu göreceksin. Çünkü onlar da yendi. At dışkıları da yendi.' İrkildim ve inanmazlıkla baktım. ‘Evet, at dışkısı. Onun için kavga ettik. Bazen içlerinde tahıl oluyordu.” Savaş muhabiri ve romancı Vasili Grossman'ın anlattıkları ise iyice yürek paralayıcı: “Köyün üstünde sessiz, tekdüze bir inilti vardı, canlı iskeletler, çocuklar yerlerde sürünüyorlardı, ağlarken bile sesleri zor duyuluyordu; açlığın yarattığı solunum yetersizliği yüzünden hâlsiz düşen erkekler su toplamış ayaklarıyla avlularda dolaşıyorlardı. Kadınlar yiyecek bir şeyler arıyorlardı, her şey yenmişti: ısırgan, palamut, ıhlamur yaprağı, evlerin arkasına atılmış hayvan toynakları, kemikleri, boynuzlar, işlenmemiş koyun derileri... Kentten gelen delikanlılar ise ölülerin ve yarı ölülerin yanından geçerek avluları dolaşıyor, bodrumları açıyor, ambarlardaki çukurları kazıyor, toprağa demir kazıklar saplıyor, Kulaklara ait tahılı arıyor"lardı.
Sayfa 67·Kitabı okudu
Siyaset & Politika
Resmî tarihin "uydurulmuş” olmaktan ötürü "iler-tutar" tarafı yoktur, dolayısıyla son derece de kırılgandır. Sadece kurulu düzenin tarihçileri, akademik statünün gardiyanları tarafından "savunulması" yeterli olmaz. Resmî tarih, yasalar ve mahkemeler tarafından da korunmaya muhtaçtır. Herhangi biri, resmî tarihi, resmî yalanları teşhir edip gerçek tarihe ulaşmak gibi bir çaba içine, mayınlı alana girer, rejimin tabularına dokunursa, karşısında sadece devlet tarihçisini, zihin gardiyanlarını, sömürü düzeninin "aydınlarını" bulmaz, polisi, savcıyı, yargıcı, nihayet hapisaneyi de bulur.
Sayfa 9·Kitabı okudu