Rica ederim, Çocukluğumun Kahramanı. :))
Çocuklarıma, torunlarıma ve eşim Tabitha'ya da çok teşekkürler ve sevgiler. Seni seviyorum, tatlım. Son ama en önemlisi, sana teşekkürler, Sadık Okur, bir kez daha benimle geldiğin için. 13 Mart 2019
kamera
ucnokta_yatay-1
200 syf.
·
7/10 puan
Ne Okudum?
1.kitabı çok beğendiğim için 2.sini ve 3.sünü de okumak istedim. Gerçekten pişmanım. Olay hiçbir şekilde aydınlığa kavuşmuyor ki bu durum normalde sorun değil fakat kitapta okur resmen saf dışı bırakılmış. Olaylar kendi kendine akıyor, bir kitap anlatım estetiği yok. Hikaye asla bütün değil. Karakterler o kadar tekdüze ve derinliksiz ki anlatamam. 3.yü de bitirdim ve hala baş karaktere karşı bir fikrim, sevgim yok. Gerçi hiçbir karaktere karşı yok. İlk kitabın tekrarını okumuş gibi hissettim. Sadece olaylar daha ilginçti ve rahatsız ediciydi. 3.kitabı okuduktan sonra yine biraz mantıklı geliyor fakat yeterli değil. Kitabın bu kadar çok övülmesinin tek sebebi yaratıcı olması. Fakat yaratıcı veya özgün olması iyi olduğu anlamına gelmiyor. Genel anlamda çizimler çok güzeldi ama hikayesi tolere edilemeyecek kadar noksan. Eğer izlediğiniz, okuduğunuz eserlerde olay örgüsünü ön planda tutuyorsanız önermem. Onun dışında ilginç bir kitap.
kamera
Uzumaki 2. Cilt
kamera
Junji İto
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.3/10 · 573 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
BİR NECİP FAZIL DOSTU Hilmi Oflaz... Tam bir 'bağlanma'nın simgesidir . Necip Fazıl hapse düşünce o da peşine düşer. Mahmutpaşa'daki tezgâhını bırakıp pilisini pırtısını Toptaşı Cezaevi'nin kapısına taşır. Hem geçimini sağlamak hem de bu arada üstadının ihtiyacını karşılamak, arandığı zaman 'Ben buradayım!' diyebilmek için tam bir buçuk yıl cezaevinin önünde zarf kağıt vesaire satmakla meşgul olur. Gönüllü bir yarı-açık mahpusluğa katlanır. Kendisine 'Üstadı görebiliyor musun Hilmi Ağabey?' diye soranlara şu cevabı verir: 'Bazen bulutların arasından güneşin görünmesi gibi demir parmaklıkların arkasından görünüyor... Ona göre, dünyada Necip Fazıl'dan daha 'necip, daha 'fazıl başka hiçbir kimse yoktur; en büyük şair, en büyük mütefekkir, en büyük tiyatro yazarı; hikayeci, romancı, aksiyon adamı sadece ve sadece Necip Fazıl'dır . Bu bağlılığın, bu olağanüstü hayranlık duygusunun verdiği hazla ve hızla ömür boyu üstadının peşini bırakmaz. Mahmutpaşa'da bir tezgâh düşünün ki bir sergi “Büyük Doğu’ dergileriyle dolu. İnsanların oraya ucuza bir şeyler almaya geldiği besbelli; fakat Hilmi Oflaz'ın tezgâhı farklıdır. Sattığı çorapları, çamaşırları bir yana bırakarak, elinde Büyük Doğu dergisi, 'Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!' diye haykırır. 'Bir dakika hanımlar, beyler! Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin, biraz da kafanızı düşünün. Şu dergilerden bir tane alın, siz okumasanız da çoluk çocuğunuz okur!: diye bağırır. Fakat, bütün çabasına rağmen dergiler bir türlü satılmaz. Üstadının şevkinin kırılmamasını sağlamak için bulduğu çözüm ise insanı acı acı gülümsetir. Hilmi Oflaz, beslediği tavuk ve horozlara isimler takarak hepsini Büyük Doğu dergisine abone yapar. Her ne kadar, Büyük Doğu abone kabul etmese de... Her ay postacının getirdiği dergileri de eşe dosta dağıtır. Necip Fazıl'la birlikte Anadolu'yu karış karış dolaşır. Ötüken Yayınevi'nden Necip Fazıl'ın Adana'da vereceği konferansta satmak üzere, konsinye usulü 100 tane aldığı, Necip Fazıl'ın 'Reis Bey' kitabını, gelen dinleyicilere bedava dağıttığı sırada yayınevinin ortaklarından birinin 'Ne yapıyorsun Hilmi Ağabey?' sorusuna, gayet soğukkanlılıkla, 'Dağıt, sen de dağıt, yayılsın!.. der. Tezgâhında türlü sıkıntılarla kazandığı parayı Üstadının kitabının yayılmasına ayırır. Birgün, Bursa Çelik Palas Oteli'ne gitmişlerdir. Otelde o sırada milletvekilleri de vardır. Hilmi Oflaz sessizce Necip Fazıl'ı takip eder. Adını söylemeyince Üstad onu takdim etmenin lüzumunu duyar. Sağ eli de Hilmi Oflaz'ın omzundadır: “Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas; kralları önünde eğecek kadar gözü kara, irade sahibi; aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur aziz dostum işportacı Hilmi." ? Necip Fazıl ile ilgili yazılmış ne varsa onda bulmak mümkündür. Kırışmış yüzü, zayıf bedeni, Üstadına benzeyen bıyıkları, jest ve mimikleriyle her ne kadar onun metafizik oğlu olarak tanınsa da Necip Fazıl Kısakürek'in özünde yaşayan, belki de onun ölümünden sonra ruhunu, ahlakını yaşatan bir mirasçısıdır. Kibirli edebiyat dünyası ya da sanat camiası içinde elbette ki hak ettiği değeri bulamamıştır. Engin bilgisi, kültürü, mütevazılığının altında kaybolmuş gibi görünse de asla bir referans adamı olarak ciddiye alınmasa da onu seven insanların gönlünde en az anlattıkları, naklettikleri kadar ihtişamlı bir şekilde yaşar.
SEZAİ KARAKOÇ NECİP FAZIL Necip Fazıl'ın şiiri üzerine en kapsamlı değerlendirmeleri Sezai Karakoç yapar. Özellikle Edebiyat Yazıları II adlı kitabındaki üç değerlendirme, birçok incelemenin ve doktora tezinin kaynağı olur. Karakoç, öncelikle Necip Fazıl'ın en yakın dostu, en sadık okurudur. Maraş'ta ortaokul öğrencisiyken gördüğü bir afiş, onun kafasını karıştırmaya yeter. Henüz ortaokul sıralarındadır. Yatılı öğrencidir. Okulun paydos olduğu bir saatte, okuldan çıkmış, kent içinde gezinirken, birdenbire bir duvar afişi üzerinde gördüğü bir slogan (veya slogan gibi bir bildiri) onu can evinden yakalar. Gördüğü tanıtımda Büyük Doğu'nun çıkacağı yazılıdır. Büyük Doğu'yu, bir dostu, bir sevgiliyi bekler gibi bekler. Bu bekleme sırasında, bir tamlama onun kafasında büyür, zenginleşir, çoğalır . Daha Büyük Doğu dergisini görmeden, ilkin adının büyüsüne vurulur. Onun dünyasında, Büyük Doğu'nun farklı bir imgesi oluşur. Sonra dergi çıkar. Haftalık derginin her sayısını, satır satır okur, sindirir , kafasına yerleştirir. O tarihte henüz on üç, on dört yaşlarındadır. Cemal Süreya, 1950'li yıllarda Karakoç'un bir hilesini yakaladığını söyler: 'Necip Fazıl kendisinden borç ister, o da her seferinde cebindeki parayı son kuruşuna kadar verirdi. Sonunda kendisi aç kalırdı. Buna bir çare düşündü. Marmara Kıraathanesi'ne giderken. Özellikle de aybaşlarında yanında daha az para taşıyordu. Az dedim ya, o kadar da az değil. Maaşının yarısı kadar. Sanırım, Karakoç'un hayatındaki tek oyun budur. Üniversite yıllarında burslarını kırdırıp üstada verirdi' Necip Fazıl'ın kefili olarak önemli bir banka borcunu da ailesinden yardım isteyerek öder. Durali Yılmaz, bir yazısında Sezai Karakoç - Necip Fazıl ilişkisini farklı bir açıdan ele alır. “Sanırım 1978 sonbaharıydı. Hava pusluydu. Büyük Doğu'nun Yerebatan'daki bürosu... O yılın mayısında çıkmaya başlayan Büyük Doğu son kez kapanmıştı. Necip Fazıl belki de dergi yerine çıkaracağı raporları düşünüyordu. Ülkenin ufku, tıpkı dışarısı gibi giderek kararıyordu. Aslında, Büyük Doğu'nun günlük çıkması gerekiyordu; ama imkânlar ortadaydı. Büyük şair, yılların yorgunluğunu omuzlarında hissediyormuşçasına durgun, caddeye bakıyordu. Bir zamanlar ülkenin bütün şair, hikâyeci, yazar kim varsa hepsini Ağaç dergisinde, ardından Büyük Doğu'da toplayarak, bir orkestra şefi gibi yöneten, ele avuca sığmaz ve hiçbir kayıt altına alınamaz sahici sanatkâr, çalkantısız bir içdenizi andırıyordu. Yıllar önce onun çevresinde şöhreti yakalayıp sonra sırt çeviren, şimdi de ona sabık şair diyenleri düşünüyordum. Ama onu en çok yaralayan, en yakınlarından gelen bir mektuptu. Büyük Doğu'da yazmaya davet ettiği ve kendi çocukları gibi gördüğü insanlar, bir mektupla bu daveti reddetmişlerdi. Burada, Cahit Zarifoğlu'nun adı vardi ama imzası yoktu. Büyük Şairin, bunu özellikle dile getirdiğini ve bugünden sonra Zarifoğlu'na daha farklı baktığını biliyorum. Ülke, aydınları bile girdabına alabilen işte böyle bir politik çalkantı içindeydi. O anda Büyük Şair, bana döndü: 'Sezai'yi arayalım' dedi. Ben öylece bakıyordum. Oğlu Osman da oralardaydı. Hemen telefonu çevirdi. Telefon numarasını ezbere mi çevirmişti, deftere mi bakmıştı, yoksa Osman'dan mi istemişti? Şimdi tam hatırlayamıyorum. Telefonu çevirirken her şey normaldi ama konuşma başlayınca önce bir şaşkınlık, ardından öfke, ardından da hüzün yürüdü Büyük Şairin yüzüne. Aklımda kaldığı kadarıyla konuşma şöyleydi: 'Sezai'yi ver bana... Karşıdan gelen cevap tahminen şöyle: 'Rahatsız efendim 'Orada değil mi?' 'Kimseyle konuşmuyor! 'Ver dedim: 'Ben Necip Fazıl... Ben kimse miyim?' Biraz durakladıktan sonra kırgın bir sesle ekledi: 'Durali de burada... Sesini duymak istedim... Niye uğramıyorsun bana? Cenazeme mi geleceksin?! Sonradan öğrendim ki, Sezai Karakoç hastaymış, telefona çıkan da Tahir Yücelmiş. Bunu sonraları Tahir'le konuştuk. Büyük Şair, telefonu kapattı. O güne kadar hiç görmediğim bir hüzün belirdi yüzünde. Bir süre sessizce önündeki kâğıtlara baktı. Bir ara kalemi eline alır gibi oldu, vazgeçti. 'Ankara'ya gittiğimde hep yanımda olurdu. Beni uğurlamak için istasyona gelirdi. Trenin arkasından koşardı dedi mahzun bir halde. Ve şimdi tam hatırlayamadığım birçok takdir edici sözler söyledi Sezai Karakoç için. Ama yüzündeki acı hüznün gölgesi açılmamıştı. Çok sevdiği birine karşı yaşanan kırgınlık, insanın yaşadığı en büyük acı olmalıydı. Hele bu insan büyük bir şairse, onun hüznü bütün insanlığı sarsabilirdi. Bütün gücümü toplayarak, mırıldandım: - Efendim, Babali'de yazdıklarınıza üzülmüş. Ben Sezai Karakoç'un, Necip Fazıl'ın o kitabında yazdıklarına kırıldığını biliyordum. Kendisinden duymamıştım; ama kulağıma çalınmıştı bir yerlerden. Tabiidir ki onun kırılmasını çok da haklı buluyordum. Birçokları için özel cümleler kullanılırken, bazılarına kürsüler verilirken, Sazai Karakoç gibi bir büyük şairin 'Ah bizimkiler, vah bizimkiler... denilerek, birkaç isimle birlikte zikredilmesi olacak iş değildi. 'Nasıl olur?' dedi, 'Ben, o eserimde adı geçenlerin hiçbiriyle değişmem Sezai'yi. Ben orada bazılarıınn adını öne çıkarırken ironik bir ifade kullandım. Onlardan bin tanesi bir Sezai eder mi?' Büyük Şairin hüznü, bütün odayı kaplamıştı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Uzun süren sessizliği yine kendisi bozdu: - Hemen bunu tashih edeceğim. Demek yanlış anlaşıldı. Büyük Şairin hüznü bir girdap gibi beni çekip almıştı. Sessizlik giderek dayanılmazlaşıyordu. Bayazıt Hamamı'nın karşısında, nargileciler vardı. Sezai Karakoç, akşamları oraya geliyor ve geç vakitlere kadar oturuyordu. Bir akşam gittim ve Sezai Karakoç'un yanına oturdum. Laf açıldı ve ben Necip Fazıl'ın: "Bin şu kişi, bin bu kişi bir Sezai eder mi?' dediğini naklettim. Tabii ki Necip Fazıl'ın Babıali'nin sonlarını yeniden yazacağını da söyledim. Sezai karakoç gerçekten haklıydı. Babiâli'yi kim okusa, orada onun harcandığını söylerdi. Bu konuyu açmamdan memnun oldu. Hatta çok rahatladığı da belliydi. Bana döndü ve ciddî bir ifadeyle: 'Bunu yazsan iyi olur, dedi. Büyük Şair, Babiâli'nin sonlarını yeniden yazdı. Ne var ki bunu yayımlayamadı. Sonraki baskılar sanırım Mehmet Kısakürek tarafından düzenlendi. O kısımlar bol noktalı ve boşluklu olarak yayımlanmaya devam etti. Altına da bir not eklendi. O nota bakılırsa, bunda haklı gerekçeleri de vardı. Bana göre doğru olan, o sayfaların eserden bütünüyle çıkarılmasıydı; bugün yanlış anlaşılan bu sayfalar, yarının araştırmacılarını da yanlışlıklara sürükleyebilirdi. Büyük Şair'in neler yazdığını bilemiyoruz. Belki, kamuoyunda yanlış anlaşılacak ifadeler de vardır. Bunlar, yukarıda belirtilen olaylar sebebiyle bir anlık kırgınlık sonucu yazılmış da olabilir. Ondan kalanlar üzerinde yapılacak bir ilmî çalışmada, bu düzeltmelerin yer alması daha uygun olabilir. Herhalde ondan kalan bir kelimeyi bile yok etmek kimsenin aklından geçmez. Hele evlatlarının aklından hiç geçmez. Bana kalırsa, bir Necip Fazıl Enstitüsü kurulmalıdır. Ondan kalan ne varsa koruma altına alınmalıdır. Bunları niçin yazdım? Aradan 27 yıl geçtikten sonra bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek için mi? Araştırmacılara bir kapı aralamak için belki de... Yoksa Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, Türk edebiyatında çoktan yerlerini almış iki büyük şair... Türkçe var oldukça her ikisinin de var olmaya devam edeceğini biliyorum." Necip Fazıl'ın 'Cenazeme mi geleceksin?' sözü, Karakoç'u çok etkiler. Necip Fazıl'ın cenazesinde, polis barikatını aşarak Eyüp Sultan Camisi'nin duvarına yaslanan, ancak jandarmanın itekleyerek uzaklaştırmaya çalıştığı mahzun insanlardan biri olarak belleklerde yer eder. O anda Rasim Özdenören'le göz göze gelirler. Özdenören, o an Necip Fazıl'ın 'Cenazeme mi geleceksin?' sözünü hatırlar.Necip Fazıl; çevresindeki insanların şiir, öykü yazdığından pek haberi olmaz. Ya da bu uğraşları pek önemsemez. Sezai Karakoç'un şiir yazdığını bile 1962'ye dek bilmez. Oysa, Karakoç'un ilk kitabı Körfez 1959'da çıkmıştır. Büyük Doğu'da sanat sayfaları hazırlamıştır. Hapis cezalarından birini tamamlayıp özgürlüğüne kavuşan Necip Fazıl, Son Posta gazetesinde köşe yazarlığına başlar. Sezai Karakoç, o günlerde yayımlanan Şahdamar kitabını Necip Fazıl'a takdim eder. Necip Fazıl, köşesinde 'Onu Anlamak, başlıklı bir yazı yayımlar. Bu yazının girişinde, Sezai Karakoç'tan övgüyle söz eder. Karakoç'un şiir yazdığını öğrenmesini, bir babanın evladının şair olduğunu öğrenmesindeki duygularına benzetir . Özellikle, Kar şiiri üzerinde durur. Şiirdeki, 'Her şeyi beni anlayacaksın' dizesindeki 'beni' sözcüğünü eleştirir ve Karakoç'a dizeyi 'Her şeyi onu anlayacaksın' biçiminde yazmasını önerir. Necip Fazıl'ın Malatya Cezaevi'nde bulunduğu günlerde Sezai Karakoç Ankara'da öğrencidir.'Üstad'ı ziyarete giderken hediye olarak karpuz alır. Necip Fazıl, Karakoç'un bu inceliğinden çok etkilenir. 'Sezai Sezai! Benim kara gözlü Sezaim!' der.
Nâzım Hikmet'in 'vasiyeti bir şiirdir. 'Anadolu'da bi köy mezarlığına gömün beni, ve de uyarına gelirse tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani' der. Aradan 50 yıla yakın bir zaman geçer. Vasiyetini yerine getirme adına bazı girişimler olsa da bunlar sonuçsuz kalır. Kültür bakanlarından Fikri Sağlar'ın, istemihan Talay'ın çabalan, 'samimi bir istek'ten öteye gidemez. İlginçtir... Nâzım Hikmet'in şiirleri, AKP Hükümeti döneminde okullara girebilir. Ders Kitaplarında adına yer verilir. Aynı zamanda bir edebiyat doçenti olan Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, önerilen 100 Temel Eser arasında Nâzım Hikmet'le Necip Fazılın yan yana durmalarını ister. Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, Eski Bakanlardan Abdullatif Şener gibi isimler, Nâzım Hikmet'i anlayan açıklamalarda bulunurlar. 12 Eylül döneminde Kenan Evren, memleketi Manisa'da yaptığı bir konuşmada Nâzım Hikmet'in 'vatan hainliği'ni vurgularken, aynı ilin milletvekili eski meclis başkanlarından AKP'li Bülent Arınç, bir Moskova gezisinde Nâzım Hikmet'in mezarını ziyaret eder ve Nâzım Hikmet'in vasiyetini yerine getirmek amacıyla mezar için Manisa'nın bir köyünü önerir. Arinç, Novodevice (Bakire Kız) Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet için şunları söyler: "Ben, Nâzım Hikmet'in ideolojisini benimsemedim. Hatta gençlik yıllarımda o ideolojiyle mücadele ettim. Ama, bugün dünyada kime sorsanız, biz de biliyoruz ki Nazım Hikmet ünlü bir Türk şairidir . Çok güzel şiirleri vardır. Kendi ideolojisi için ülkesinden ayrıldı, tekrar dönemedi. Ama vatan hasretiyle yandı. Onun vatan hasretini yansıtan şiirleri hepimizin belleğinde, hafızasındadır. Özellikle 'Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni' derken, Názım, Anadolu topraklarına bağlılığını göstermiştir” Arınç, bu sözlerinin ardından, Nazım Hikmet'in 'Vasiyet' isimli şiirini okur. 12 Eylül 1980 öncesi, Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay, Nâzım Hikmet'in Moskova'daki mezarına Türkiye'den toprak götürdüğü için günlerce sağ basının saldırısına uğrar. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Nâzım Hikmet'in mezarının Türkiye'ye getirilmesine ilişkin olarak, "Nâzım Hikmet gibi büyük şairi, bu saatten sonra yatğı topraklarda çok da rahatsız etmemek gerekir" der.
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
;