Müminle Kur’an arasında çok yönlü bir okuma ilişkisi vardır. Kur’an’ı diliyle okur ki bu kıraattir, aklıyla okur ki bu tefekkürdür. Sonra mümin Kur’an’ı kalbiyle okur, duygularını ona açar, onunla duygularını inşa eder ve Kur’an’ı uzuvlarıyla, davranışlarıyla okur ki bu da güzel ahlaktır, salih ameldir.
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Andolsun ki Allah müminlerin içinden, kendilerinden olan bir resûl göndermekle onlara iyilikte bulunmuştur. Onlara O’nun ayetlerini okur, onları arındırır ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretir. Hiç şüphesiz, (Resûl gelmeden) önce apaçık bir sapıklık içindelerdi.
Mirâciyye her yıl Recep ayının 27. Mirâc gecesinde başlayıp Ramazan ayının başına kadar Şehzâde Camii gibi vakıf tahsisatı bulunan salâtin camilerinde başka bazı mevlevîhane ve dergâhlarda okunurdu. Eseri bitişik iki kürsüde yer almalarına itina edilen ve aynı üstaddan mekşetmiş iki kişi birlikte okur, kürsülerin altında oturan zâkirler de her bahirden önce Mirâciyeye mahsus ve usülle bestelenmiş Teşvih ilahileri söylerlerdi. Münâcât okunurken dinleyicilere gülsuyu serpilir, şeker ve şerbet dağıtılır, ayrıca kaynamış süt ikram edilir ve bu iş vakıf yolu ile yürütülürdü.
Dünya bu
İnsan insana gider
Ruhuna bakar. Sesini dinler.
Yüzünü okur. Bilmek ister.
Her söze inanır.
Birden kendi aklını merak eder
O da bir söz söyler.
Sonra içinde çok eski bir boşluk
Gözlerinden dudaklarına yürüyen
Yersiz yurtsuz bir keder
Her şeye biraz daha yabancı
Bulanık bir göle gömülür durur.
Yazar kafasındaki resimleri kelimelere dönüştürür, okur da o kelimeleri yeniden resme çevirir. Ressamlığım bana bu kuramı öğretti; kendimi bu şekilde anlamamı sağladı. Bu da benim roman kuramına mütevazı katkım!