Bir insan sevilmeden büyürse, sevmeyi gerçekten öğrenebilir mi?
Küçük yaşta “babalı yetim” olarak büyüyen İlhan, sevgiye aç büyüyen bir çocuk. Hayatı boyunca birilerini seviyor ama ya karşılık bulamıyor ya da yanlış insanlara denk geliyor. Sevgiyi biliyor ama nasıl seveceğini öğrenememiş. Bu yüzden kurduğu her bağ eksik, her ilişki yarım kalıyor.
Hayatı boyunca birilerinin peşinden gidiyor İlhan. Bazen gerçekten seviyor, bazen de sadece sevilmeyi sevgi zannediyor. Ama hangi ilişkiye tutunursa tutunsun ya karşılık bulamıyor ya da kendini değersiz hissettiren bir döngünün içinde buluyor. Ve ne gariptir ki en çok çabaladığı yerlerde en çok kaybediyor diyebilirim
İlhan’ın hikayesi aslında karşılıksız bir aşk hikayesi değil. İlk başta öyle zannetsem de kitap ilerledikçe bunun daha çok yanlış yerde aranan sevginin hikayesi olduğunu anladım. Çünkü İlhan’ın asıl meselesi kadınlar değil; çocukluğunda yarım kalan duygular.
Yanında olanla bağ kuramıyor ama uzakta olanın peşinden gitmekten de vazgeçmiyor. İlhan’ın Şermin’le kurduğu ilişki tam da burada kırılıyor işte. Bu iki yaralı insanın karşılaşması iyileşmek yerine birbirlerinin eksikliğini büyütüyorlar.
İlhan, Şermin’e bir kurtarıcı gibi yaklaşsa da hiçbir zaman gerçekten onun yanında olmuyor/olamıyor. Varlığından çok yokluğuyla hissedilen birine dönüşüyor ilhan. Ve belki de en çarpıcı tarafı da şu: İnsan en çok “benzemem” dediğine dönüşüyor. İlhan da babasının onda açtığı boşlukta büyüyor ve o boşluğu kapatmak yerine, farkında olmadan aynı boşluğu kendi kurduğu ailenin içine bırakıyor.
Bu kitap bana şunu düşündürdü… Sevgi eksikliği sadece bir duygu değil, bir aktarım. Nesilden nesile sessizce geçen bir miras gibi… Ve o miras kırılmadıkça döngü bozulmuyor. Hikâyeler değişmiyor, sadece isimler değişiyor.
Ethem Baran bu