Kaslarım demir gibi sertleştikçe gitgide daha suskunlaştım. Duygularımdaki dalgalanmaların yüz ifademe yansımasını mümkün olduğunca bastırıyor, öğretmenlerin ya da sınıf arkadaşlarımın ne düşündüğümü anlamaması için titizleniyordum. Çok kısa bir süre sonra, yetişkinlerin o çetin dünyasına dalarak tek başıma ayakta durmam gerekecekti. Herkesten daha sağlam olmalıydım.
Aynaya baktığımda, gözlerimin bir kertenkeleninki gibi donuk ışıltılar taşıdığını, yüzümdeki ifadenin her geçen gün biraz daha katılaştığını fark edebiliyordum. Şöyle bir düşünüyorum da, en son ne zaman güldüğümü hatırlamıyordum. Hatta gülümsememiştim bile. Ne başkalarına karşı ne de kendi kendime.
Fakat bu sakin yalnızlığımı her zaman koruduğumu söyleyemem. Etrafıma ördüğümü sandığım yüksek duvarların, kâğıttan kuleler gibi çöküverdiği de oldu. Öyle defalarca değil, ama arada sırada oldu işte. Duvarlarım, ben farkında olmadan yok olmuş, ben de dünyanın ortasında çırılçıplak kalakalmıştım sanki. Öyle zamanlarda kafam karışıyordu. Hem de müthiş bir şekilde. Üstelik kehanet sürekli oradaydı. Kehanet, karanlık bir su gibi, hep oradaydı.