Sen,ey duru dil, ey ak sebil!
Sen, ey rana gül, ey şanlı bülbül!
Sen, ey muttahar su, ey yükselen buğu!
Sen, ey paslanmayan sim, ey şeffaf resim!
Sen, ey sönmeyen Nur, ey bitmeyen huzur!
Sen ki, karanlıkta bunalan ruhları tenvir edensin! Sen ki, rehberim, mürşidim, şefaatçim, efendimsin
“Söyleyin, bizim üzerimize de ölümü yazmadılar mı ?
Söyleyin götürülen bu cenazeler hemen dönecek olan misafir midirler ?
Onları toprağa gömeriz, miraslarını yeriz, bir gün kendimizin de onlar gibi olacağını aklımıza bile getirmeyiz.”
Ben...
Duyan, gören, bilen bir “ben”im.
Aklım, iradem,duygularım, eylemlerim var.
Bir birey olarak, bana ait benliğimle tek ve yalnızım.
Bilmeden, istemeden, evrendeki bu döngünün içinde buldum kendimi !
Peki, bir “ben” olarak bu döngüdeki yerim ne ?¿
Bu gökle yer arasında, bulunduğum tam bu yerde işim ne ?¿
Hangi ihtiyaç beni gerektirdi de, o yüzden varım ?¿
Nedeni olmayan bir sonuçsam eğer, bu ne kadar anlamlı ?¿
Anlamlı değilse, nedir hayat fırsatının bedeli ?¿
Kim zorladı beni hayata gelmeye ?¿
Kim ikna etti beni, ölümün sözleşmesini hayata gelirken yapmaya ?¿
Bu gök, bu yer...
Nedir göğün üstüme çökmesini engelleyen ?¿
Yer niye savurmaz üstündeki beni ?¿
Kandil gibi asılı duran yıldızları kim asar oraya her gece ?¿
Hava, su, ateş, toprak kime borçlu varlığını ?¿
Düzen denge nereden alır ölçüsünü ?¿