Kısacık bir şey olsa bile bitince insanın içini bir sıkıntıdır basıyor. Kocaman bir roman bitirmiş kadar yorgunluk çöküyor.
Hikâye, küçük bir çocuğun gözünden önünde gerçekleşen kocaman bir trajediyi anlatıyor. Toplumun baskısı, töreler ve insanların dedikoduları bir çocuğun hayatını nasıl şekillendiriyor, nasıl karartıyor.
Hasan adında bir çocuk ve etrafında, ona bir şey yaptırmaya çalışan bütün bir köy var. Daha fazla söylemeyeceğim çünkü bu kitabın gücü tam da o "olacak mı, olmayacak mı" gerilimi sürekli hissettirmesinde. Okur başından itibaren olacakları sezer.
Yaşar Kemal'in babası da, romandaki gibi, küçük yaştayken bir cinayete kurban gitmiş. Ve yazar bu hikayeyi Kozan hapishanesinde tanıştığı bir çocuktan dinlemiş, yaklaşık otuz yıl sonra romana dönüştürmüş. Bunu bilerek okumak kitaba ayrı bir gerçeklik katıyor.
Kırmızı Pazartesi'yi sevenler için bu kitap çok yakın bir akraba. Toplumun ortak suçunu işleyen, herkesin bildiği ama kimsenin önlemediği bir trajedi.
Birbirinden çok uzak ve farklı iki toplumda yaşanan bu cinayetler aracılığıyla töreleri, birey üzerindeki toplum baskısını ve kötülüğü sorgulamışlar. Hasan'ın annesini öldürmesiyle, Vicario kardeşlerin Santiago Nasar'ı öldürmesi — ikisi de aslında bireysel bir cinayet değil, toplumun ortak kararı. Cinayet silahını Hasan tutmuş olabilir, ama tetiği gerçekten çeken o mudur? Aynı soruyu Kırmızı Pazartesi'de de soruyorsunuz: Santiago'yu Vicario kardeşler mi öldürdü, yoksa susan bütün kasaba mı?