Safran, Serotonin ve Takviye Pazarı
Safranın bazı psikiyatrik belirtiler üzerinde etkili olabileceğini düşündüren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak mevcut veriler, sosyal medyada ve takviye pazarında oluşan heyecanı bütünüyle destekleyecek kadar güçlü görünmemektedir. Üstelik safran zaman zaman bilimsel verilerin ötesine taşınarak neredeyse mucizevi bir ürün gibi sunulabilmektedir. Buradaki sorun yalnızca pazarlama değildir. Depresyon da çoğu zaman aşırı basitleştirilmiş bir şekilde anlatılmaktadır. Sosyal medyada sıkça şu mantıkla karşılaşabiliyoruz: “Safran serotonini artırıyor.” “Depresyonda serotonin azalıyor.” “O hâlde safran depresyona iyi geliyor.” Oysa depresyon yalnızca serotonin eksikliğinden ibaret değildir. Bugün birçok araştırmacı depresyonun; biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin iç içe geçtiği oldukça heterojen bir tablo olduğunu vurgulamaktadır. Üstelik mevcut çalışmaların önemli bir kısmı hafif ve orta şiddette belirtileri olan gruplarda yürütülmüştür. Bu nedenle sonuçları tüm depresyon tablolarına genellemek doğru olmayabilir. Bu nedenle herhangi bir maddeyi yalnızca tek bir nörotransmitter üzerinden değerlendirip geniş sonuçlara ulaşmak yanıltıcı olabilir. Ayrıca safran bir ilaç değil, bir takviye ürünüdür. Takviyeler ve ilaçlar aynı düzenleyici süreçlerden geçmez. Bir ürünün raflarda bulunması ya da yaygın biçimde satılması, etkinliğinin ve güvenliliğinin ilaçlar düzeyinde kanıtlandığı anlamına gelmez. Bu durum safranın etkisiz olduğu anlamına gelmez. Ancak mevcut kanıtların sınırlarını bilmek ve pazarlama diliyle bilimsel dili birbirine karıştırmamak gerekir.
Bibliyosmia
Merhaba
Bu sayfayı kitaplara olan tutkumu paylaşmak, edebiyat üzerine düşüncelerimi aktarmak ve kitapların dünyasında derinleşmek için kurdum. Benim için burası, kitapların rehberliğinde kurulan entelektüel bir alan. ​Bu platformda, kitaplar hakkında derin sohbetler etmeyi, birbirimize okuma önerilerinde bulunmayı, yazarlar ve eserler üzerine tartışmayı çok değerli buluyorum. Bu anlamda kitap dostu olan herkesle sohbet etmekten büyük mutluluk duyarım. *​Ancak, tanışma taleplerinin özel/ikili ilişki arayışına dönüştüğünü fark ediyorum ve bu durum beni oldukça rahatsız ediyor. *Buradan açıkça belirtmek isterim ki; sayfamda sevgili veya romantik bir ilişki amaçlı tanışma taleplerini kabul etmiyorum. Bu tür mesajlar atarak beni lütfen rahatsız etmeyin. ​Kitaplar üzerinden kurulan samimi ve seviyeli tüm dostluklara kapım her zaman açık. Edebiyatın birleştirici gücünde, yorumlarda buluşmak dileğiyle. ​Anlayışınız ve sınırlarıma gösterdiğiniz saygı için teşekkür ederim.
Duygu ve Düşünce
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
BAŞARDIM!
Üstümde biriken o tozlanmış, kokuşmuş duyguların yoğunluğundan silkinip kalkmayı başardım sanırım. Okumaya bi başlamak devamını getirmekle sonuçlandı. Aylardır okuyamadığım 2 kitabı bitirip, üçüncüsünde de oldukça ilerlemeyi başardım sonunda!!! Okumaya yeniden başlamak iyi geldi. Mutlu ve dinç hissettirdi.
Duygu ve Düşünce
Asaf Hâlet Çelebi 'den Düdüklü Tencere eleştirisi Böyle bir kitaptan bahsetmek benim için zül, muharriri için de bir şereftir. Bunu bilmekle beraber ben her iki şıkkı da göze alarak yazıyorum. Çünkü, bu kitap yalnız firenklerin tabiriyle “ordurier” (süprüntülük) nevinden ibaret olmakla kalsaydı, hakikaten kale almaya değmezdi. Maalesef mesele bu kadar basit değildir. Geçenlerde, bir mecmuada çıkan “Pislik Edebiyatı” adlı bir yazımda da belirttiğim gibi, bu kitabcık âdeta, sistematik olarak cehalet, kabalık, pislik, tenbellik, vurdumduymazlık ve serserilik propagandasını yapan, antisosyal bir meyilden ve komplekslerle dolu, mâlûl bir ruh hâletinden doğmuştur. Âdi, işsiz, inatçı ve kaba görünmeyi bir marifet sanan ve yeni teşekkül etmekte olan bir züppeliğin şimdilik mukaddes kitabı mahiyetindedir. Bunun için de, zararlı kelimesinin ifade edemiyeceği kadar korkunç bir mâhiyet taşımaktadır. Evet, ben bu zümrenin ve bu zihniyetin yeni farkına vardım. Önceleri birkaç dostumdan işittiğim menkıbelerine adeta inanmak istememiştim. Fakat sonra kendilerini ve hattâ mekânlarını gördükten, kendi ağızlarından mahiyetlerini öğrendikten sonra ürperdim. Hele Nurullah Ata beyin her mecliste bu şiirleri bol bol inşat ettiğini de duyduktan sonra şerlerinden Allah’a sığındım. Vaziyet kısaca şundan ibaret: Bu “efendi”lerin çoğu kulaktan dolma bir şeyler işitmişler. Fransa’da daha doğrusu Paris’te hakikîexistencialistedeğil de, bu maske ile geçinen garip kıyafetli, birkaç züppeyi çığırtkan olarak tutan, bazı bodrum kahvelerinde şaşkın birkaç Amerika seyyahını celbetmek için, içeriye oturmuşlar, bunlar her türlü kabalığı ve garabeti mübah olarak görüyorlarmış. Tabiî bu kahve çığırtganlarının asılexistencialismemeslekinden ve felsefesinden haberleri yok. Onlar, süs için yer dolduran sahtekârlardan
Karahitay Tarih Yazımının kaynakları Üzerine
Çin kaynakları 1.Liao Shi:1344 yılında,Yuan Hanedanı döneminde hazırlanan 116 bölümlük liao tarihi derlemesidir. 2.Jin Shi: 1345'te tamamlanmış resmi Jin Hanedanı Tarihi derlemesidir. Jin-Liao ilişkisi oldukça iyi bir şekilde aktarılmıştır 3.Song hanedanı dönemi Elçilik raporları dönemi oldukça aydınlatmaktadır. İslam kaynakları İbnül Esir Katvan yenilgisi ve sonrasını kaleme almıştır. Katvan Yenilgisini "felaket" olarak görmüştür. Cüveyni ise Tarih-i Cihangüşa'da yönetim üzerine en çok duran kişidir. Camiut Tevarih'de ise Reşüdiddin Fazlullah, sözlü anlatımlar ve Moğol kaynakları ile konuyu ele alma bakımından yeni bir yol açmıştır. O da büyük anlamda Cüveyni'den yararlanmıştır. Ermeni ve Süryani kaynakları Ebu'l Ferec Nesturi ve Hristiyan perspektifini en iyi yansıtan kaynak olmuştur Ayrıca Ermeni kronikleri Katvan Yenilgisi sonrası, Kafkasya üzerindeki etkiyi aktarmıştır. Lakin pek yeterli bulunabildiği düşünülmekmekte ve zaten Türk akademisinde pek üzerine durulmamakta.
Tarih
Medeniyet Kafesinde Bir Primat
Tanpınar'a Huzur Yok "Varlığa bilgi ve düşünceyle mi, duygu ve sezgiyle mi tutunuyoruz? Aslında hâlâ primatız. Kendi kendimizi evcilleştirdik fakat olgunlaşmadık sanki. Yoksa her şey hâla dürtülerle mi ilgili?.. Bilmiyorum." Çok güzel sorular oldukça düşündürücü. Ben şöyle yorumladım: İnsan, mantığıyla inşa ettiği evde duygularıyla yaşayan bir canlı. Hayata tutunma çabamızda dengede kalmak çok önemli. Sadece bilgiyle tutunmaya çalışırsak hayat buz gibi bir mantık laboratuvarına döner; sadece duyguyla tutunursak da fırtınada savrulan bir yaprağa dönüşürüz. İşte bu yüzden teraziye dikkat etmek gerekiyor. "Aslında hala primatız, evcilleştik ama olgunlaşmadık" muazzam bir cümle... ​Biz kendimize "medeniyet" adını verdiğimiz çok şık, kuralları olan, nezaket dolu bir kafes ördük (yani evcilleştik). Trafik ışıklarında bekliyoruz, kuyruğa giriyoruz, masada çatal bıçak kullanıyoruz gibi. Ancak bu evcilleşme, biyolojik yapımızın değiştiği anlamına gelmiyor. Beynimizin en derininde, milyonlarca yıllık o ilkel "sürüngen beyin" ve "limbik sistem" vahşileşmek için hala capcanlı duruyor. Saldırma, kaçma, öfkelenme anlarında ortaya çıkıveriyor. Dürtüler meselesi ise çok ilgimi çekiyor. Hayatta kalma, üreme, kabul görme, güç arzusu, takdir edilme, onaylanma daha da sayarız... Nörobilimciler kararlarımızın çok büyük bir kısmının aslında bilinçaltındaki dürtüler tarafından alındığını, mantığımızın ise sadece bu kararlara "kılıf uydurduğunu" söylüyorlar. ​Bana çok tanıdık geldi. Yani bir şeyi çok mantıklı bulduğumuz için seçmiyoruz; önce onu içgüdüsel olarak arzuluyor, sonra da neden seçtiğimizi mantıkla kendimize ve dünyaya açıklamaya çalışıyoruz. :) ​Tabi insan şu soruyu sormadan edemiyor. "Biz neyiz o zaman?" ​Benim bu sorulara cevabım şu olurdu:
1000Kitap