“Kişi başkalarının kusurlarıyla meşgul oldukça, kendi kusurunu görmez.”
Sayfa 98·Kitabı okuyor
Alıntı
Abdülbaki Gölpınarlı, klasik edebiyatta mahbûb figürünün karşımıza sıklıkla çıkmasından duyduğu rahatsızlıkta yalnız değildir. On dokuzuncu yüzyıl sonunda yoğunlaşan mahbûb tartışmaları, bu dönemde klasik edebiyatın temsilcisi sayılan Muallim Naci (ö. 1893) etrafında yoğunlaşır. Naci 1888 yılında Ahmed Midhat Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat (1878- 1921) gazetesinde edebiyat bölümünün editörü olur. Gazete erken döneminde, Ahmed Midhat'ın romanlarının tefrikalarını yayımlarken, Naci'nin editörlüğü döneminde çok sayıda klasik şiir neşredilmeye başlar. Mey, meyhane ve mahbûb figürlerinin de yer aldığı bu şiirlerin önemli bir kısmı Naci'nin kendisi tarafından yazılmaktadır. Bir gazete okurundan gelen ve şiirlerin insanları "mahbûb-perestî"ye (oğlancılık) yönelttiğini söyleyen mektuba cevaben Ahmed Midhat, Naci ve arkadaşlarını savunsa da kendisi de mey ve mahbûb şiirleri konusunda oldukça eleştireldir. Muallim Naci'nin, Mesûd-i Harâbâti mahlasıyla yazdığı şiirler nedeniyle kendisinin "mahbûb-perestliği"ne dair dedikodular yapılmaktadır. "Garbi edebiyat" savunucusu olmakla tanınan Recaizâde Ekrem ile Muallim Naci on dokuzuncu yüzyıl sonunda hem kişisel hem de edebi boyutları olan, oldukça sert bir tartışmaya girerler. Tanpınar'ın eski ile yeninin "büyük meydan muharebesi" olarak adlandırdığı bu tartışmada da mahbûb-perestî meselesi öne çıkar. Tartışmalar "eski-yeni", "Doğu-Batı" çatışması çerçevesinde şekillense de aynı zamanda iki edebiyatçının kişilikleri, yaşam biçimleri, takipçilerinin ve kendilerinin erotizmine ilişkindir.
Sayfa 129-130·Kitabı okuyor
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İnsan bir zaman tüketicisidir. Üstelik bize ayrılan bu zaman oldukça sınırlıdır da. Ama yine de çoğumuz yapmak istediklerimizi sonsuza dek zamanımız varmışçasına erteleriz. Yaşamımız boyunca yitirdiğimiz bazı şeyleri yeniden elde edebilir ya da yerine başka şeyler koyabiliriz. Ama tükettiğimiz zamanı asla.
Sayfa 107·Kitabı okuyor
Dünyanın ilk kadın paleontoloğu Mary Anning ve keşfi.
Cuvier'in derlemesini yayınladığı yıl, Mary Anning adında genç bir fosilci kadın, oldukça benzersiz bir örnek keşfetti. Dorset'in kireçtaşından oluşan yamaçlarında bulunan yaratığın kafatası neredeyse bir metre yirmi santimetre uzunluğundaydı, çenesi kargaburuna benziyordu. Tuhaf biçimde büyük olan göz çukuru kemikli plakalarla kaplıydı... Fosil, yeni bir tür sürüngen -ihtiyozor ya da "kertenkele-balık"- olarak tanımlanmadan önce balık ve ornitorenk ile akraba bir tür olarak sergilenmişti. Birkaç yıl sonra, Anning tarafından toplanan diğer örnekler, plesiyozor ya da "kertenkele benzeri" olarak adlandırılan, çok daha vahşi bir yaratığı ortaya koydu... Buluntuyu değerlendiren Cuvier, plesiyozor anlatımının akıl almaz olduğunu düşünmüş ve örneklerin üzerinde oynanmış olabileceğini sorgulamıştı. Anning, neredeyse eksiksiz bir plesiyozor fosili daha ortaya çıkarınca, yine, kendisine derhal haber verildi ve bunun üzerine hatalı olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Yazıştığı bir İngiliz'e "Bundan daha canavarca bir şeyin ortaya çıkması öngörülemez" demişti.
Sayfa 58 - Okuyan Us Yayınları 7. Basım 2022·Kitabı okuyor
Alıntı
"Benim şimdi size sormak istediklerim var. Mektubunuzun ikinci sayfasına, 'Kendimden biraz söz etmek gerekirse...'diye başlıyorsunuz ve oldukça karamsar bir tablo çiziyorsunuz. Bu tablo o kadar karamsar ki, sanki içinde bulunduğunuz şartlar içinde nefes alacak hiçbir pencere, hiçbir mutluluk olanağı yokmuş gibi geldi.
Sayfa 15·Kitabı okuyor
Phillippos, kimi zaman bir düşman generalini,kimi zaman da abluka altına alınmış bir şehri satın almak için ağzına kadar dolu olan kasasını kullanmayı seçiyordu. Bir keresinde yanındakilere söylediği gibi, şehir duvarları altınla da kolaylıkla aşılabilirdi. Aynı sözlerin Pers kralının ağzından da çıkmış olması muhtemeldir. Philippos'un verdiği dillere destan ziyafetlerin asıl nedenini de zaten bir tek o anlayabilirdi. Bu ziyafetlere gelen konuklar çoğunlukla yaşamsal önem arz eden malumata sahip oluyorlar, bir gün geldiğinde bu değerli konukların hizmetlerinden yararlanması gerekeceğinden emin olan ev sahibi Makedon kralı da, şölen sonrasında konuklarını muhteşem armağanlarla evlerine göndererek, gözlerini adamakıllı boyuyor, işini şansa bırakmıyordu Bu yöntem oldukça pahalı, ama kârlı bir yatırım olduğu kadar, ustaca yürütülen bir diplomasi manevrasıydı da. Philippos dostlukları satın alabilir, siyasi ortaklıkları teşvik edebilirdi, hatta asilere mali destek vererek ülkelerindeki yönetimi ele geçirmelerini da sağlayabilirdi. Philippos: İskender'in babası
Sayfa 41·Kitabı okuyor