Fotoğraf çekmenin, çektirmenin ve insanı görüntü hâline getirmenin bu boyutunu ahlâki anlamda da göz ardı etmemeliyiz. Yüzyılın varoluşçularının önemli bir kısmı görülmeyi, köleleşmekle, sınırlanmakla ve tanımlanmakla eş değer tutmuşlardır. Çünkü onlara göre görülmek yargılanmak, kusurlu bulunmaktır. (Burada müteâl olanın görülmemesi ve görünmezliği düşünülmelidir.) Bu durum fotoğrafı çekilen, yani görüntünün konusu olan insan açısından da paradoksaldır. Çünkü görüntüsü alınan insan da kendi tabiiliğinden, hakikatinden çıkar ve uzaklaşır: Poz verir... Poz vermek bizâtihi kendini değiştirmek, kendine bir imaj oluşturmaktır. Kendine bambaşka bir yeni beden oluşturmak, bir görüntü öncesinde kendini dönüştürmektir. Nitekim fotoğrafın ve görüntünün en önemli özelliği, kişiyi kendisinin ötesine taşıması, onu, olduğundan başka bir biçimde göstermesi ve sunmasıdır. Görüntü bizi ikiye böler. Ben ve görüntüm... Ben ve görüntüm ya da süretim arasında ise sürekli bir uzaklaşma, değişme, yabancılaşma söz konusudur.