Lübnanlı yazar Amin Maalouf ile ilk tanışmam Afrikalı Leo romanı ile olmuştu. Afrikalı Leo'yu okurken karamsar denebilecek bir ruh hali içerisindeydim ve kaderimden memnun değildim. Bir şeylerin değişmesini, daha doğrusu düzelmesini istiyordum ancak bunun mümkün olabileceğini de düşünmüyordum. Afrikalı Leo, insan ömrünün ne kadar enteresan olabileceğini ve kaderimizde ne ile karşılaşabileceğimizi asla kestiremeyeceğimizi öğretti bana. Bu sebeple Amin Maalouf'un bendeki yeri bambaşkadır.
Semerkant ise çok farklı ve büyülü bir zamana ve coğrafyaya götürüyor okuru. Böyle bir kitap da herhalde yalnızca Amin Maalouf'dan çıkabilirdi. Doğu'nun o hep anlatılan mistik ve baharat kokulu bir geçmişi/kültürü vardır ya, hani Batı'yı sürekli olarak içine çeken, işte o dünyanın kapılarını ardına kadar açıyor kitap.
Roman iki ana kısımdan oluşuyor. İlk kısımda İran tarihinde çok önemli bir yeri olan 3 müthiş insanın hikayesi anlatılıyor: Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah.
Her ne kadar bu üç önemli şahıs kitaba göre birbirlerini tanıyormuş ve yaşları birbirine yakınmış gibi gösterilmiş ise de esasında bunun doğru olmadığını biliyoruz. Neticede bu bir tarih kitabı değil, tarihi kişilikleri karakter olarak belirleyen kurgusal bir roman. Bu sebeple tarihsel konulara çok da takılmamak lazım.
Aklımda kalan birkaç şeyi belirtmeden geçemeyeceğim. Ömer Hayyam çağına göre gerçekten de çok cesur bir adam, bunda hiç şüphe yok. Kendisinin rubaileri bugün bile birileri tarafından dile getirilse bu coğrafyada zor bir yaşam sürmek zorunda kalır. Oysa kitaba göre Ömer Hayyam sarayda kıymet gören ve fikirlerine başvurulan akil bir insan olarak resmedilmiş. Bu hoşgörü beni şaşırttı ve mutlu etti.
Büyük Selçuklu Devleti'nin başında bulunan bazı sultanlardan bahsedilmiş ki bu beni hayal