Yakınlık cesaret gerektirir, çünkü risk kaçınılmazdır. İlişkinin bize nasıl etki edeceğini daha baştan bilemeyiz. Kimyasal bir etkileşim gibi birimiz değişirse, ikimiz de değişeceğiz. Kendimizi gerçekleştirirken gelişecek mi, yoksa yıkılacak mıyız? Emin olabildiğimiz tek şey, eğer kendimizi ilişkiye, iyisine kötüsüne, tüm varlığımızla bırakırsak bundan etkilenmeksizin çıkamayacağımızdır.
Kierkegaard, Nietzsche, Camus ve Sartre cesaretin umutsuzluğun yokluğu olmadığını ortaya attılar; cesaret daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.
Jung duygu işlevinin geri kaldığı, yetersiz olduğu durumdan bahseder. Böyle bir durumda kişi, etkin bir duygu işleviyle karşılanması gereken dünyayı, mesela kendi gövdesinde indirgeyerek devamlı gövdesini (ağrıları, sızıları, uykuyu, acıkmayı, susamayı vs.) dinler. Böylece gerçek duyguların (dünyanın) yokluğunu, fizyolojik etkiler sonucunda gövdesinde ortaya çıkan devinimleri hissederek kapatmaya çalışır.
Sanatçı, yaratmanın iki önemli unsurunun (yapma ve yıkma ) sentezini becerebilirken, nevrotik salt yıkıcılık düzeyinde kalıyor; iki tip de aşırı bireyleşmenin sancılarını yaşarken, nevrotik (Yeraltından Notlar'daki) aşırı bilincin ve aşırı doğruyu aramanın acıları içine düşüyor.