Kayıp ve yas yaşamış kişilerin çok iyi anlayacağı ve yazarın kurduğu metaforlarla bağdaşacağı bir kitap. Kayıp bazen gerçekten de böyle görünür; “…Ona yedi jilet aldım. Onları alırken de kafamda bu sözleri dönüyordu. Acaba on tane, elli tane veya yüz tane alsam, günlerini uzatabilir miyim, diye düşünüyordum. Çünkü elinde kullanılmamış bunca güzel Alman jileti varken, insan nasıl ölür?”
Bulgar kültürünün aile yapısıyla kültürümüzün aile yapısı da benzer olduğu için ister istemez bir yakınlık hissediyorsunuz yazara karşı. Kendi hayatımızı yaşamaya çalışmamıza karşılık ebeveynlerimizin vazgeçtiklerini aklınıza getiriyorsunuz; “…sonra ben dünyaya gelmişim, sonra dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ortadan kaybolmuş.”
Ben bu kitabı okuduğum süre boyunca yazarın ruh halinin içinde gezinirken çok keyif aldım. Şans verip okunmalı, önyargılı olunmamalı, sonuçta bu bir kitap, korkacak bir şey yok.