Kitabın daha ilk bölümünden güzel bir seriye başladığımı fark ettim.
Uzun zamandır ilk defa güçlü bir kadın karakterle karşılaştığım için çok heyecanla okudum kitabı. Karakter mükemmel değildi, kusurluydu, bazen kırılgandı ama belli sebeplerden güçlü görünmesi gerekiyordu. İnsani duygular olması gerektiği gibi işlenmişti ki bu da karakterle bağ kurmamızı çok kolaylaştırıyordu.
Bir baba ve üç kız kardeşten oluşan fakir bir ailenin ortanca kızı Feyre'nin ailesini kışın ortasında açlıktan ölmemeleri için ormanda avlanmaya gitmesiyle hikayemiz başlıyor. Feyre gördüğü bir geyiği öldürecekken bir kurdun ondan önce davranmasıyla avını kaybediyor. Açlıktan ve soğuktan ölmemek için bir şekilde son çare, kurdu öldürmeyi başarıyor ve kürk ve biraz etle evine geri dönüyor. Öldürdüğü kurdun bir peri olduğunu, kapısına dayanan başka bir periden öğrenen Feyre ölmektense; periyle beraber Bahar Sarayı'na gitmeyi kabul ediyor.
Feyre ve Tamlin’in yollarının kesişmesi, Bahar Sarayı’ndaki hayatlarının anlatıldığı kısım su gibi akıp gitti. Güzel ve Çirkin yeniden uyarlaması olması, hikaye göndermeleri oldukça tatlıydı. Evreni daha çok keşfetmek, daha çok içine girmek istedim. Bir yandan da kitabı o kadar hızlı tüketmek istemedim, çünkü bir daha ilk kez okuyamayacağımı biliyordum. Belki de bu yavaş yavaş, sindirerek okumam yüzünden çok fazla beklentiye girmiş olacağım ki kitabın ikinci kısmı beni beni hiç tatmin etmedi.
Kitabın ilk yarısında gözümüzde canlandırılan, herkesi tir tir titreten Amarantha'nın bu kadar kolay yenilmesiyle; belki fazla beklentimden dolayı bilmiyorum ama yeterince şeytani bir karakter gibi hissettirmedi kendini. Dağ altı sahnelerini fazla uzun ve bir o kadar da yüzeysel buldum. Puanları da bu sebepten kırdım.
İkinci kısımda anlatılan hikaye çok daha uzun, çok