Bir arkadaşım vardı, çok nadir kitap okur sevmezdi de. Ama beni hep kitap okurken görürdü, ben de hadi kitabını aç sen de oku derdim. Bi süre sonra artık beni ne zaman kitap okurken görse sessizce kitabını açıp okumaya başladı. Bir kaç hafta böyle devam etti. sonra bana gelip benden çok etkilendiğini benim sayemde artık kitap okuma alışkanlığı kazandığını, kitapları sevmeye başladığını ve bütün akşamını kitaplara ayırdığını söyledi. Çok şaşırdım çünkü farkında bile olmadan birinin hayatına güzel bir alışkanlık kazandırmıştım. O an, insanların söylediklerimizi unutabileceğini ama onlara örnek olduğumuz anları kolay kolay unutmadıklarını anladım.
Bu kuş...
Bu kuş özgürlüğe uçuyor, Kanadı kırık ama aldırmıyor, Rüzgarda beşik gibi sallanıyor, Melekler önden yol gösteriyor. Hayat gam ve kederle saldırıyor, Yeryüzü aşağıya çekiyor, Karanlık önüne duvar örüyor, Umutları, daha da yükseğe çıkarıyor. Bu kuş karekteri ile uçuyor, Kanatlara bile ihtiyaç duymuyor, Güzel yüreği kalkan gibi koruyor, Zekasıyla herkese örnek oluyor. Bu kuş benliğine uçuyor... Faruk.
Şiir
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
“KİN DEĞİL ADALET”: BİR VİCDAN SİYASETİ
Aliya İzzetbegoviç’in adalet anlayışının en parlak sınavı, savaşın en karanlık günlerinde verilmiştir. O, adaleti soyut bir ilke olarak değil, ahlaki bir duruş olarak yaşadı. Bosna yanarken, şehirler kuşatma altındayken, o her konuşmasında aynı cümleyi tekrarladı: “Bizim mücadelemiz intikam için değil, adalet içindir.” Bu söz, savaşın mantığına meydan okuyan bir vicdan beyanıdır. Yani düşman zulmediyor diye zulmü meşrulaştıramazsın. Dünyada çok az lider, halkı katledilirken düşmanına bile adaletle yaklaşmayı savunmuştur. Aliya, bunu yalnızca bir strateji değil, imanının gereği olarak dile getirdi, tıpkı örnek aldığı Peygamber Efendimiz gibi. “Savunmasız insanlara zulmetmeyin. İnsanların korkmadığı bir ordu, asıl o zaman muzaffer olur.” Aliya, düşmanını şeytanlaştırmayı reddetti. Adalet, onun için yalnız dostun hakkını korumak değil, düşmanın hakkını da çiğnememektir. “Her sosyal düzenin hukukiliğinin mihenk taşı, azınlıklara ve muhaliflere karşı takındığı tutumdur.” Savaş boyunca Batı’nın ikiyüzlü sessizliğine rağmen bu ilkesinden vazgeçmedi. İntikam çağrılarına karşı hep aynı cevabı verdi: “Biz onların yaptığını yapmayacağız. Onlar bizim öğretmenimiz değil.” Çünkü biliyordu ki intikam, hem mağduru hem zalimi aynı düzeye indirir. Zira gerçek adalet, mağduriyetin kutsallaşmasına değil, insanın onuruna dayanır. Savaşın ortasında bile “camiden ezan, kiliseden çan sesi duyulacak bir Bosna” hayalini koruması, bu medeniyet anlayışının sembolüdür. “Bosna sadece bir toprak parçası değil, bir fikirdir.” Bu fikir, birlikte yaşama ahlakını savunuyordu. Dayton Anlaşması’nı imzalarken bile, yüzündeki ifade ne zaferin ne yenilginin ifadesiydi. “Barışın bedeli adaletin ertelenmesidir; ama kinle yaşamak insanlığın sonudur.” Bu söz, siyasal pragmatizmin değil, ahlaki
Alıntı
Uzun bir yanılgı ve kötü tecrübeler sonucunda, "her erkeğin aynı olmadığı" düşüncemin hala arkasındayım, biz kadınlar çok doldurulduk, gerek medya gerek etrafımızdaki kötü evlilik tecrübesi yaşayan kadınlar, hep erkeklerin aldattığı, çok sevse de evlendikten sonra değiştiği, bambaşka biri olduğu düşüncesiyle tohum ekildi kafamıza. Narin kalplerimizle de hep yanlış kalplerde kaba davranışlara maruz kaldığımızdan hepsini aynı kefeye koymamız bizim eksik bilgimizden ve dürüst erkeklerin düşüncesini belirtemeyişinden, bissürü güzel örnek varken biz hep kötüleri duyar olduk, liseyi aşk şiirleri, aşkından divane olmuş şairleri okuyarak, dizilerden filmelerden gördüğümüz yıldırım aşkları, sokak ortasında çarpışıp bir anda aşık olacağımız aşklara aldanıp inandık, fakat hayatın gerçekleri ve kötü tecrübeler ve hayatın gerçekleri bir tokat gibi vurulduğu için yüzümüze, hep başka şeyler bekledik, iki cinsiyet de birbirine hem çok muhtaç hem de düşman gibi davranıyor, ne kadın erkeğe ne erkek kadına güvenebiliyor, kötülere bir şey olmuyor da olan bize oluyor bir ayraç gibi kitapların arasına sıkışıp kaldık, kötü yazılmış bir kitap yüzünden tüm kütüphaneyi mühürlemek doğru mu?
Dünyanın hiçbir yerinde böyle şeyler göremezsiniz...
Âtıf Hoca'nın da aralarında bulunduğu yüzlerce kişi şapka giymediğinden bu kanuna muhalif olarak görüldü ve cezalandırıldı. Âtıf Hoca'nın Şapka Risalesi adlı eseri, bu kanundan yaklaşık bir buçuk yıl önce yazılmasına rağmen kanunla ilişkilendirildi ve yargılanmasında eserin yazım tarihi göz ardı edildi. Onun idamından kısa bir süre sonra da İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak Türk Kanun-u Medenisi kabul edildi (1926).
Keşke okuduklarımızı yaşayabilseydik… O zaman bilgiyle övünmek yerine, ahlakla örnek olurduk 📚
1000Kitap