Örnek vermek gerekirse, hicrî 3. asırda "Ehli sünnet-i hâssa" diye anılan Selefiyye âlimleri nezdinde Allah'ın gökte olduğuna inanmak sahih itikada karşılık gelirken, birkaç asır sonraki Ehli sünnet kelamcıları nezdinde böyle bir itikat Müşebbihe ve/veya Mücessime diye isimlendirilen heretik fırkalara özgü bir tasavvur olarak değerlendirilebilir. Ibn Huzeyme'nin (ö. 311 / 924) Selef akidesine uygun şekilde telif edilen ve İlâhî sıfatlarla ilgili 750'den fazla hadis/rivayet içeren Kitâbü't-Tevhîd ve İsbâtü Sıfâti'r-Rab adlı eserinin Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) tarafından "Kitâbü'ş-Şirk" diye nitelendirilmesi bu konuda çarpıcı bir örnek olarak zikredilebilir.
Siyer okurken Peygamber’in (a.s.) Medine’de bir toplumu, bir şehri nasıl İslam şehrine yavaş yavaş dönüştürdüğünü görürüz. Bu bize kendimizle ilgili birçok dersler edinmemizi sağlar. Bununla ilgili birçok örnek verilebilir. Mesela hangi maddenin hangisinden daha öncelikli olduğunu öğreniriz. Birine din öğreteceğimiz zaman, önce namazına mı illa ısrar edeceğiz, yoksa başka bir şeyle mi illa ısrar edeceğiz, onu öğrenmiş oluruz. Din de bütün taşların yerine oturması da böyle öğrenilebilir.
- Nietzsche'nin düşünceleri ne yetkili olarak onaylanmış ne de genel olarak kabul görmüş doğruluklar olarak alınamayacağından, onun "müridi" olmak da yanlıştır. Bu doğruluğun özünde, sadece kendi içimizden geldiği takdirde bildirilmesi söz konusudur. Bu nedenle Nietzsche, baştan sona kadar tüm peygamberlerin aksine herkesin kendisine gönderme yaptığı "peygamberdir": "Sadakatle kendini takip et: -O zaman beni takip etmiş olursun". "Sadece kendi yolunda yükselen, benim de resmimi daha aydınlık bir ışığa götürmüş olur". "Bu benim yolum -sizinki nerede?- Bana 'yolu' soranlara böyle cevap verdim. Çünkü o yol- yoktur!" Nietzsche, bağımsız ötekiye özlem duyar: "Sadece kendi örnekleri olan ve beni örnek olarak görmeyen insanlarla görüşmek istiyorum. Çünkü bu beni onlara karşı sorumlu kılıyor ve onların kölesi haline geliyorum"
Buradaki mesele, "acı çekmek" ya da "çekmemek"le ilgili değildir. Acı çekmek, insan olmanın bir gereğidir. Mühim olan, bu acı karşısında izzetin muhafaza edilip edilmediğidir. Gazze'deki insanlar, tam da bu noktada, bütün dünyaya örnek olacak bir onur tablosu çizmektedir.
…bu soluk resim her lahzada canlanıyor, “Ben,” diyordu, “çok sevildim, onun için böyle perişan oldum. Sevdiğim ve sevildiğim için bana muhtaç olanların hepsi bedbaht oldular. Kendi yakınında bu kadar canlı bir örnek varken, nasıl cesaret edebiliyorsun?”