Anlatının önemli bir özelliği de yeni dünyalar keşfetmeyi sağlayan bir vasıta olmasıdır. İnsanlar sadece öykülerin üreticisi değil aynı zamanda alıcısıdır. Anlatılar, insanların tecrübelerini paylaşmalarını sağlayan birincil araçtır; dolayısıyla başkalarının tecrübelerini öğrenmeyi sağlayan temel bir araçtır aynı zamanda. Hayal gücü vasıtasıyla yeni dünyaların keşfine imkân tanır ve tecrübeye, yeniliğe, eğlenceye olan açlığımızı giderir. Öyküler çoğunlukla başka insanlara yönelik olduğu için önemli toplumsal ve bildirişimsel işlevleri de yerine getirebilir. Özellikle kurmaca anlatı, bizim yaratıcı, imgesel ve keyifli etkinliklere olan ilgimize hitap eder. Dolayısıyla anlatılar, temel antropolojik ihtiyaçlarımıza karşılık verdiği için edebiyat eserlerini okuruz ve kurmaca dünyalara dalarız. Tabii bu noktada, anlatının genellikle edebî bir biçim hatta bir sanat olarak düşünüldüğüne değinmek gerekir. Anlatmanın bir sanat olarak değerlendirilebileceği doğrudur, ancak anlatı aynı zamanda bizim sürekli meşgul olduğumuz bir şeydir. Disiplinlerarası çalışmalar, anlatıların sadece edebî bir biçim değil, aynı zamanda insanoğlunun tecrübe ve bilgisini düzenlemenin temel yolu olduğunu göstermektedir. Antropolojik açıdan bakıldığında anlatı, insanlar tarafından bütün kültürlerde dünyayı anlamlandırmak için öğretici ve sanatsal bağlamlarda evrensel bir araç olarak oldukça yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Anlatı, esasında gerçekliğe anlam yüklemek için kullanılan bir araçtır. Bizim tecrübemiz ve bilgimiz basit bir şekilde doğuştan ya da doğal olarak anlamlı değildir. Bilakis bunlar anlamlı hâle getirilmek için düzenlenmeli, eklemlenmeli, yorumlanmalı ve anlatılmalıdır. Olaylara yön ve düzen veren, tecrübeleri anlatma sürecidir; yoksa bunlar gelişigüzel, karmaşık ya da başıboş