Osman Bedir

Osman Bedir
@osmanbedir
Yüksel Türk
O buhar içinde hatırlıyorum ki, o civarda insanlar korkunç şeylerdi. Garip gözleri vardı. Sabah sabah damlıyorlar; nasıl kazık atacağız birisine diye, fırıl fırıl, yalnız hamallarla çuvalların gezindiği sokaklarda dolaşıyorlardı. Bütün mesele bir yere mal yığmaktı. Bütün mesele ötekini kafese koymaktı. Zamanlar normaldi ama bu normal zamanda da onlar, anormal zamanlar için pişiyorlar, sanki bugünü bekliyorlardı. Yukardaki hikâyemin kahramanlarıyla dolu bin bir çarşıda, bin bir vurguncuyu yakalamak imkânsızdır. Yakalanan, bir komşunun garazına yahut bir elbirliğine yahut da bir oyuna kurban gitmiştir. Bu garip, korkunç sokakları, bu büyük taş ardiyeli. Bizans'tan kalma garip dehlizli bakkal dükkânlarını; o kocaman bıyıklı, yağlı vücutlu, yalnız evini, oğlunu, zevkini, kızının çeyizini düşünen adamı ıslaha imkân yoktur. Onlar fasulye çuvallarını gözlerimizin önünde durmadan başkalarının ceviz çuvallarıyla değiştirecekler, bir gün ortadan sır olacaklardır.
Sayfa 15 - İş Bankası Kültür Yayınları
Reklam
"Anlatı" kavramının tanımı ve kapsamı
Anlatının önemli bir özelliği de yeni dünyalar keşfetmeyi sağlayan bir vasıta olmasıdır. İnsanlar sadece öykülerin üreticisi değil aynı zamanda alıcısıdır. Anlatılar, insanların tecrübelerini paylaşmalarını sağlayan birincil araçtır; dolayısıyla başkalarının tecrübelerini öğrenmeyi sağlayan temel bir araçtır aynı zamanda. Hayal gücü vasıtasıyla yeni dünyaların keşfine imkân tanır ve tecrübeye, yeniliğe, eğlenceye olan açlığımızı giderir. Öyküler çoğunlukla başka insanlara yönelik olduğu için önemli toplumsal ve bildirişimsel işlevleri de yerine getirebilir. Özellikle kurmaca anlatı, bizim yaratıcı, imgesel ve keyifli etkinliklere olan ilgimize hitap eder. Dolayısıyla anlatılar, temel antropolojik ihtiyaçlarımıza karşılık verdiği için edebiyat eserlerini okuruz ve kurmaca dünyalara dalarız. Tabii bu noktada, anlatının genellikle edebî bir biçim hatta bir sanat olarak düşünüldüğüne değinmek gerekir. Anlatmanın bir sanat olarak değerlendirilebileceği doğrudur, ancak anlatı aynı zamanda bizim sürekli meşgul olduğumuz bir şeydir. Disiplinlerarası çalışmalar, anlatıların sadece edebî bir biçim değil, aynı zamanda insanoğlunun tecrübe ve bilgisini düzenlemenin temel yolu olduğunu göstermektedir. Antropolojik açıdan bakıldığında anlatı, insanlar tarafından bütün kültürlerde dünyayı anlamlandırmak için öğretici ve sanatsal bağlamlarda evrensel bir araç olarak oldukça yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Anlatı, esasında gerçekliğe anlam yüklemek için kullanılan bir araçtır. Bizim tecrübemiz ve bilgimiz basit bir şekilde doğuştan ya da doğal olarak anlamlı değildir. Bilakis bunlar anlamlı hâle getirilmek için düzenlenmeli, eklemlenmeli, yorumlanmalı ve anlatılmalıdır. Olaylara yön ve düzen veren, tecrübeleri anlatma sürecidir; yoksa bunlar gelişigüzel, karmaşık ya da başıboş
Sayfa 48 - Dergâh Yayınları·Kitabı yarım bıraktı
"Anlatı"kavramının tanımı ve kapsamı
Anlatılar her yerdedir, durağan bir biçime sahip olan -yani bir öykü çizgisinden ziyade tek bir duygunun hâkim olduğu- lirik şiire baktığımızda, orada da yine bir anlatı görürüz. Anlatı, tanımı gereği, bir ya da daha fazla olayı temsil eder; ancak etimolojik açıdan bakıldığında anlatının bir çeşit bilgi verme işlevi gördüğü de savunulabilir. Yani anlatı, sadece basit bir biçimde olayları yansıtmakla kalmaz, ne olabileceğini de sorgular ve bulmaya çalışır; sadece bir durumdan başka bir duruma geçişi temsil etmez, aynı zamanda onu yapılandırır ve yorumlar. Bu açıdan bakıldığında anlatı bir bireyin ya da topluluğun kaderine de ışık tutabilir. İşte bundan dolayı anlatılar edebiyatın ve kültürün her tarafını sarmalamıştır. Tecrübelerimizi düzene sokarken, ortak değerleri naklederken, geçmişle ilgili değişik yorumlar yaparken, bilgi üretirken, gerçekliği yorumlarken anlatılar hep iş başındadır. İnsanlar yaşadıkları karmaşık tecrübeleri ancak öyküler anlatmak suretiyle anlamlı modellere dönüştürürler. Öyküler, "neden" sorusunun cevabını bulmaya çalışır ve bu açıdan olayların nesnel bir temsilini değil, öznel bir biçimde yeniden yapılandırılmasını ya da yorumlanmasını sunar. Anlatıların insanların kültüründeki önemi, mitlerden de anlaşılabilir. Yazılı kültürler, kökenlerini mitlerde, hikâye ve destanlarda ararlar."
Sayfa 47 - Dergâh Yayınları·Kitabı yarım bıraktı
Edebiyat
Giriş bölümünden
10 Ağustos 1920'de Damat Ferit Paşa'nın imzaladığı Sevr Antlaşması'nın uygulanamıyor olması, özellikle İngilizler için can sıkıcıydı. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi Antlaşma'yı derhal reddetmişti ve bunu Padişah dahi imzalamamıştı. Bu durumda Antlaşma onaysız kalmıştı. Bu arada, Müttefikler'in ellerini kollarını bağlayan kendi iç problemleri, onların onay için baskı yapmalarına engel oluyordu. İngiltere işçi huzursuzlukları ve İrlanda'ya ilişkin problemlerle yüz yüzeydi; Fransa'da ekonomik sorunlar ve Almanya'nın savaş tazminatıyla ilgili hoşnutsuzluklar başlıca meselelerdi; İtalya bir ayaklanma tehdidi altındaydı ve Bolşevizm korkusu alabildiğine yaygındı. Bu arada Müttefik orduları terhis edilmişlerdi. Bu yüzden, işgal kuvvetlerindeki askerlere, arkadaşları yurtlarına döndükleri hâlde kendilerinin niçin hâlâ daha silah altında olduklarını haklı göstermek giderek zorlaşıyordu. Bütün bu faktörler, 1921 ve 1922'de Türkler'in Yunanlılar'a karşı askerî zaferleriyle ve Milliyetçi Hükümet'in Ruslar (16 Mart 1921) ve Fransızlar (20 Ekim 1921) tarafından siyasi olarak tanınmasıyla birleşince, İngilizler'i, tutumlarını yumuşatmaya zorladı. Avrupa kamuoyu Türkiye'de ve başka yerlerde yeniden savaşa girilmesine karşı olduğu için, Sevr Antlaşması'nın Türkiye'ye zorla kabul ettirilmesi kesinlikle imkânsızdı. Müttefikler Yunan-Türk savaşında tarafsızlıklarını ilan ettiler ve arkasından arabuluculuk yapmayı önerdiler. Ateskes Sözleşmesi, 11 Ekim 1922'de Mudanya'da imzalandı. Bu sözleşme ile Doğu Trakya ve İzmir Türkler'e geri veriliyordu. İstanbul'un statüsü için bir çözüm getirilmemişti. Fakat milliyetçiler, Müttefikler'le barış antlaşması imzalanmadan önce İstanbul'un yönetimini devralmak için kamuoyunda propaganda yapacaklardı. Ankara Hükümeti, Refet Paşa'yı, özel görevli
Sayfa 36 - İletişim Yayınları
Giriş bölümünden
İşgal 16 Mart sabahı gerçekleştirildi. Müttefik Yüksek Komutanları halka bir bildiri yayımladılar. Bu bildirinin "başlıca amacı, iyi yönetilmesi için İstanbul'un fiilen rehin alındığının bütün Türkler'in, özellikle de İstanbul dışındakilerin kafasına sokulması"ydı Müttefikler'in bildirisi, işgalden söz bile etmemeyi yeğleyen milliyetçi Tasvir-i Efkar dışında, bütün İstanbul gazetelerinde basıldı. Haftalık Fransız dergisi L'ıllustration, işgali şöyle tasvir etmişti: "Geçtiğimiz 16 Mart günü, İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserleri'nin kararları uyarınca, üç ulusun birliklerinden oluşmuş bir işgal kolordusu, İngiliz Generali Wilson'ın emrinde İstanbul'a girdi. Gerçeği söylemek gerekirse şehir, İngilizler'in 'polis' diye iddia ettikleri unsurlar tarafından, önceden fiilen işgal edilmişti. Üçlü işgal gücü emrine verilen en önemli birlikler, çeşitli stratejik noktalarda konumlanmaya, birtakım resmi kuruluşlara, özellikle Harbiye Nezareti'ne el koyulmasına ve Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Talât'la aynı düşüncede olduğu bilinen kişilerin tutuklanmaları icin harekete geçilmesine imkân sağlıyordu. General Wilson'ın, şehrin sıkıyönetim altında olduğunu açıklayan bir bildirgesi ile, işgalin geçici karakterde olduğu ileri sürülmekteydi... Bu bildirge, öte yandan, kargaşalıkların ve katliamların tekrar etmemesi için bütün garantiler sağlandığı takdirde, Müttefikler'in, İstanbullu Türkler'i haklarından yoksun bırakmayacaklarını ifade eden yatıştırıcı kararını doğruluyordu. "
Sayfa 28 - İletişim Yayınları
Reklam