Hatırlayın, kapitalizmin yükselişi durduk yere gerçekleşmedi. Şiddet, mülksüzleştirme, köleleştirme süreciyle birlikte gerçekleşti; ama bunların da ötesinde, doğaya dair yeni bir hikâye uydurulması gerekiyordu. İnsanların tarihte ilk kez doğayı insanlardan tamamen ayrı bir şey olarak, hem aşağı ve tabi hem de insanlara atfedilen türden canlılık ruhundan yoksun bir şey olarak görmelerini sağlamak gerekiyordu. Dünyayı ikiye ayırmak gerekiyordu. Yani tek kelimeyle, bir ayrıştırma gerekiyordu. Son beş yüz yılda gezegenimize hâkim olan kültür, kapitalizm kültürü, bu ayrım üzerinde kök saldı.
Sermayenin büyüme zorunluluğunda ufukta bir sınır yok, iktisatçıların ve siyasetçilerin yeterince paramız var ya da yeterince şeye sahibiz diyeceği bir nokta yok. Ortada bir son, bir olgunlaşma hedefi, bir amaç yok. Büyümenin sonsuza dek (büyümek dışında bir amaca hizmet etmeksizin) sürebileceği ve sürmesi gerektiği şeklinde hiç sorgulanmayan bir varsayımla karşı karşıyayız. Durup düşününce, bir ülke ne kadar zengin olursa olsun GSYH’sinin her yıl artması gerektiği ve bunun tespit edilebilir bir sonu olmadığı yönündeki kabulün ekonomideki hâkim inanç haline gelmiş olması oldukça şaşırtıcı.