Merve, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Hayatımızı hayal edilemeyecek kadar kolaylaştıran tuşların, butonların ve düğmelerin sayısı arttıkça, metrekareye düşen insan sıcaklığı da giderek azalıyor tabi ve artık insanoğlu öteki insanların varlığından uzaklaşıp sadece kendi hızıyla arkadaş oluyor.

Harfler ve Notalar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 62)Harfler ve Notalar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 62)
baharmigelmis, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

Belki deli olabilirim, dedi kendi kendine. Ama bu dünyanın bokunu öteki dünyanın kevserlerine bin kere tercih ederim.

Parfümün Dansı, Tom Robbins (Sayfa 43)Parfümün Dansı, Tom Robbins (Sayfa 43)
Elif Naz Yıldız, Güneşi Uyandıralım'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Goodreads üzerinde okumak için: https://www.goodreads.com/...ok_show_action=false

Şeker Portakalında tanıdığımız Zeze. Ancak bu sefer daha hüzünlü. Ruhu daha da yaralı ve bu kitapta şeker portakalı fidanı yok ama kurbağası var. Hemde tam yüreğinin ortasında. Ve bir de kendisine baba edindiği Maurice Chevalier var.

Serinin ikinci kitabı olan Güneşi Uyandıralım'ı da çok sevdim. İçerisinde kendimden çok fazla şey buldum. Vasconcelos'un öyle bir yazım dili var ki gerçekten elinizden bırakamıyorsunuz kitabı. O yetmiyormuş gibi okurken yüzünüzde ufak bir tebessüm, yüreğinizde ise acı zaten yer kuruyor. Bunu sebebi de her birimizin Zeze'nin geçtiği yollardan geçmiş veya geçiyor olması.


Kitapta hoşuma gitmeyen tek bir yer vardı. O da, sen erkeksin sana yakışır mı?, gibi cinsiyetçi ifadelerin yer alması. Bu ibarelerden kitaptan iki tane falan vardı sanırım ama yine de o bile beni rahatsız ediyor.


Yaşınız ne olursa olsun,bu kitap okunmalı fikrimce. Kitapta kendinizden bir parça kesinlikle bulacaksınız. Belki de okurken kendi yüreğinizin derinliklerine gömdüğünüz sızılar ortaya çıkacak. Ama güneşi uyandırmamız lazım değil mi? Büyükler de bilir mi güneşi uyandırmayı?


-Tanrı'nın güneşi bu denli güzelse, sen bir de ötekini düşün.
-Hangi öteki güneş, Adam? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek.
-Daha da büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşimizden...

Güneşi uyandıralım...

Gökhan, Ben, Öteki ve Ötesi'ni inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

BEN (İSLAM) ÖTEKİ (BATI) VE ÖTESİ (ORTAK İYİ)
İbrahim Kalın’ın akademik kariyeri ve bürokratik konumunu düşündüğümde İslam-Batı ilişkilerinin tarihsel serüvenini ve günümüze yansımalarını merak eden biri olarak kitabı ilk gördüğümde hemen sipariş verip, okumaya başladım.
Kitap yazarın daha önce yayınlanan İslam-Batı isimli kitabının genişletilmiş hali. Bahsettiğim merakımı oldukça tatmin etti. Yaklaşık 600 sayfa olmasına rağmen sıkılmadan okudum diyebilirim.
Kitabın bence iki temel konusu var. İlki İslam-Batı medeniyetlerinin tarihsel süreç ile birlikte bizim için ifade ettiği anlamları kavramak diğeri de ontolojik olarak “ben” ve “öteki” arasındaki ilişkileri, kırılmaları, gerilim noktalarını anlamlandırabilmek.
Bu iki konu oldukça derin… Sadece bir iki noktaya temas etmek istiyorum. Gerek birey gerek toplum gerekse devlet ve medeniyet bazında var olabilmek için bir “ben” tasavvuru inşa etmek zorundasınız. Burada ister istemez benin dışındakileri tanımlayan “öteki” kavramı karşınıza çıkıyor. Yani aslında “ötekileştirmeme” mantığı gerçeği yansıtmayan bir romantik faraziyeden ibaret diyebiliriz. Burada önemli olan sizin (birey,toplum,medeniyet…vs) öteki ile ilişkilerinizin nasıl olması gerektiği.. İşte bu da ahlak kavramının konusunu oluşturuyor. Kitapta ahlaktan “ortak iyi” olarak bahsedilmiş diyebiliriz.
İkinci konu yani Avrupa’nın (Batı) İslam Dünyası (Doğu) medeniyetleri ile ilgili kısma gelirsek kitapta altı çizilen bir iki noktaya temas etmek istiyorum. İlk olarak yekpare ve değişmeyen bir İslam dünyası ve Batı’dan söz edemeyiz. Bu iki medeniyet de sürekli birbiriyle etkileşim halinde dinamik yapılardır. İslam-Batı tarihini medeniyetler çatışması tezi mantığıyla sadece savaş ve çekişmelerle dolu değildir. Daha önce bahsettiğim ortak iyiyi inşa, birlikte yaşam kültürü İslam-Batı ilişkilerine insani bir boyut da kazandırmıştır. Kitapta bunca acı ve soruna rağmen bu iyimserlik havasını hissediyorsunuz.
Kapağını da oldukça beğendiğim bu kitabı okurken keşke fasiküller haline getirip okullarda da okutulsa diye düşündüm. Kütüphanenizde olmasını kesinlikle tavsiye ediyorum.

Elif Nihan, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okuyor

Kim bilir, birinin az önce geçtiği bir yerden belki öteki az sonra geçiyordu. Bunun aksi de olabilirdi. Bu yüzden Momo şimdi de bir köşede durup saatlerce beklemeyi denedi. Ama sonunda yine yürüyüp bir yerlere gitmesi gerekiyordu.

Momo, Michael Ende (Sayfa 235)Momo, Michael Ende (Sayfa 235)
Cem, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · İnceledi

Bugün Türk gençliği biri ötekine benzemeyen iki tarihe inanıyor :
Biri bu romanın esas aldığı , sağlıklı ve dürüst belgelere dayalı , hepimize gurur veren gerçek tarih... Öteki Cumhuriyet'i yıkmak için çabalayanların uydurdukları, yalanlarla dolanlarla dolu, sahte tarih.
.....
Sevgili gençler!
İstiklal Savaşı,dünyadaki en meşru,en ahlaklı,en haklı,en kutsal savaşlardan biridir.Emperyalizmi ve yamaklarını dize getiren , bir enkazdan yepyeni, çağdaş bir devlet kurmayı başaran atalarınızla gurur duyun , şehit ve gazi atalarınızın onurunu yalancılara çiğnetmeyin.

Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (Sayfa 688)Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman (Sayfa 688)
Büşra, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

Gün ışığı bir tuzaktır. Işık bizi kör eder. Ama geceleri, gözlerimiz fal taşı gibi açılır. Geceleri, tüm öteki duyularımız da daha duyarlıdır, çünkü düzen güçleri o saatlerde makinelerini kapatmış olurlar. Gece olunca sessizliği dinler, karanlığa nüfuz eder, hem bedenlerimizin hem de hayal gücümüzün dizginlerini koyveririz.

Cehenneme Övgü, Gündüz Vassaf (Sayfa 21)Cehenneme Övgü, Gündüz Vassaf (Sayfa 21)
Çağdaş, bir alıntı ekledi.
20 saat önce

Benim Yüzlerce öğretmenim vardı….

İlkokulda dört öğretmenim vardı. Daha sonraki okullar da onlarca öğretmenim oldu. Şimdi yarısını bile sayamam.

Birçok şey öğrendim onlardan. Öğrendiklerimin çoğu hiçbir işe yaramadı. Zaten birçoğunu da unuttum daha sonra..

Ama okulun dışında yüzlerce öğretmenim vardı. Onlardan binlerce şey öğrendim.

Beyaz karanfiller çizmeyi ablamdan öğrendim. İlk şarkıyıda öteki ablamdan.

Sevinci, uçurtmanın ipini tutan bir elden, coşkuyu arkadaşlarımın resimlerinden…

Bir akşam babam eve dönmemişti; beklemeyi öğrendim. Vurduğum kuşun kanı, bembeyaz karın üzerine akınca; pişmanlığı çaresizliği öğrendim. Açlığı, bir yoksulun elindeki ekmekten öğrendim.

Kurumuş bir dere yatağından susuzluğu öğrendim. Kafeste çırpınan bir kuştan özgürlüğü öğrendim.

Uçsuz bucaksız ne demek, denizleden onu öğrendim. Sessizliği, koca bir ormandan, sabretmeyi karıncadan öğrendim.

Çok sonraları dedem öldü. Dedemden ölümü öğrendim. Maviyi gök yüzünden, kırmızıyı güllerden, sarıyı ekinlerden öğrendim.

Neydim ben, neden vardım bu dünyada, neredeydim; anneme bakınca öğrendim.

Yıldızlı Atlas, Burhan ErenYıldızlı Atlas, Burhan Eren
özlem, Bu Ülke'yi inceledi.
 23 saat önce · Beğendi

... Sedef rengi, incilerden yapılmış, gün ışığını aynı incilerde biriktirmiş bir kule.. Sol elimde tuttuğum, ismi kitap olan isimsiz, bomboş sayfalar.. Bir sayısı var, yalnız sayfalar 300 kadar ve neden 300 bilinmez, onun da benim de kaderimi bulmak için bu yoldayız biliyorum ve kule, tam karşımda..

Sararmış sayfalardan koparılmış gibi gök, herşey biraz kirli, rüzgar bile durmuş, dinlemekte, belki kendi kaderini, zamanın haznesinde biriktirmek için yeniden zamanı..

Kapıda bir yazı, - Cemil Meriç - kulenin kime ait olduğuna dair ki çevrede birçoğu var ama dokunsa kirpiklerim varlıklarına, sislerde kayboluyorlar sanki ve bu kapı, bu kule, fildişi rengiyle öylesine belirgin ve tanıdık..

Kapı açılıyor, hiçkimse yok. Merdivenler bitmeyecek gibi ve öylesine karanlık.. pencereler küskün kalmış ışığa sanki, pencereler yetmiyor, duvarları yıkmalı..
Merdivenlerden çıkıyorum, tek bir kat, oysa ne uzun, ne uzundu.. Geçtiğim yola bakıyorum, sol elimde kitap..
Bir odanın içindeyim. Kapısız,daha dün sökülmüş gibi menteşeleri..
Bir adam görüyorum karşımda, geldiğimi farkediyor ve biliyorum,
O davet etti beni.
Gözlükleri fil dişinden,gözleri yıldız. Yüzünde yabancı bir tebessüm, dokunsam gülümseyecek..

Kitaba bakıyor, sonra bana;
Bir suç işlemişim gibi hiddetle, yıldızlar çarpışır gibi sonsuzluğunda.. almak istiyor kitabı, vazgeçiyor. Sanki bir kilit varmış da açılmış gibi, kitap mürekkeple buluşuyor..
Cemil Meriç, içinden,en derinlerinden, karşımdaki bu sonsuz yaşıyla yazıyor ve ağırlaşıyor kitap, suyun nesnedeki etkisi gibi…


Bu Ülke


Cemil Meriç, eseri hakkında şöyle der: " Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti kemiğimin kemiği. "

Ben ise kendisini şu sözde tanıdım:

“Her dudakta aynı rezil şikayet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz"laştıranlardır.”

O halde Bu Ülke'yi anlamak için, Cemil Meriç'i anlamak gerekti, Kitabı okumak..
Hayatındaki o ışık bütünlüğü parçalara bakarak, uçları yakılmış birer fotoğraf gibi.. Dumanı üstünde, kanayan..

Bu Ülke bir çığlıktır, şairin nefesinden, içindeki dumandan ve anlaşılmazlıktan genzime, genzimize karışan. Toplumun, hayatın ve bedenin mağarasından çıkan bir adamın feryadı. Ona gözlerini yitirdiği söylenirken üstelik, bakışını, ışığını…
Bu ülke inanışlara, tabulara bir başkaldırı.

Bir toprakta büyüyen çiçek yadırganmaz, oranın çiçeğidir ve rüzgar batıdan dahi olsa eser, ruhunu doldurur, yaşamı öğretir.
Bu ülke; Batıda yahut doğuda doğan bir çiçeğin topraklarından sökülmesi ve öylece bırakılmasına sorgudur, hayatta kalma çabası bireyin ve o yarı hayattaki halini hayat bellemesi, onu söken fikirleri unutup gözlerini bilmediği topraklara düşman etmesidir. Burada olduğum için söküldüm, dışlandım der gibi..
Bir kamûstur Bu Ülke, bir dil, bir tarih.. Tarih sadece kahramanlıkları yazmaz, ona kemik ve kan veren halklarıdır.. Bu eser o halkların, en küçük bireyine kadar öneminin kavranması için yazılmıştır. Sen bir ışıksın, aydınlan ve aydınlat!!

Nuh'un gemisidir. Kelimelerin peygamberi, kaptanı ise Cemil Meriç.

Gidilen ve aşılan her toprağa, her su ve kara parçasına bırakılan bir cam şişesi.. içinde binbir yemiş gibi Anadolu'nun, Asya'nın olduğu.. Asya'ya ve Batı'ya davet.
Zamandır Bu ülke, kıyılarımıza vuran cam şişelerinden oluşturduğumuz bir Kule,içinde ne var dahi diye bakmadığımız, sırrıyla gömüp ihtişamıyla övündüğümüz.. ses geçirmeyen bir yapı.. Oysa mesaj alınsaydı belki tek bir tanesinin içinden, tüm şişeler devrilirdi ve insanlar, tüm toprak parçası kainat gibi, bir kalp gibi birlikte atardı..


Bu kitabı yazan karşımızda ışıktan yaratılmış gibi duran bir yazar değildir,maddenin anlamını içindeki hinti bulan.. gülümseyen..

300 sayfalık bir harf, turuncu bir gül yaprağı..
Ve kitabın kapağı her birimize temiz bir yaprak, her birimize ruhumuz, rengimiz, fikrimiz ve Cemil Meriç'i anlamamız nispetinde mürekkep..
Hayatın her karesine çarptığım kabuk,aklı buluş, aklın ve gözlerin perdesini yırtmak..


...
Fil dişi kulenin sonu, ayrılık..
Artık daha silik bu yapı ve bir o kadar parlak..

Bu bir yolculuk.. Sağ elimde bir tohum, küçük bir kitap..
Yüreğime ektiğimde, yüreklere ekildiğinde hayata karışacak.. Oradan da Cemil Meriç'e selam gönderecek rüzgar..


Bu Ülke bir yaşam..
Bu Ülke, Bizim Ülkemiz. Ötelerde aranacak kadar uzak olmayan, uzaklığın sadece yüreklerde olduğu bir mesafe..
Bir kıvılcım, bir ateş, yüzyılların gözyaşını ve kitabı kurutacak..
Bu Ülke, Benim Ülkemdir. Bizim.
İnsanlığın Ülkesi, Kainat..


BU ÜLKE – ALINTILAR
Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir. ( s.82 )

Kelâm bütünüyle haysiyettir. ( s.85 )

Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonra komedi olarak. Roma'nın kazları heybetli bir trajedinin kahramanıydılar, bizimkiler tatsız bir komedyanın aktörleri. ( s.87 )

Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, haysiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhlali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa.
( s.88 )

Batı'nın en talihsiz fikir adamı, bir ba's-ü bâd-el mevt hayaliyle avunabilir. Türk yazarı, böyle bir teselliden de mahrum. Dil, Penelop un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.
Ba's-ü bâd-el mevt: İsrafil'in sur'a ikinci kez üflemesinin ardından cesetlerin dirilmesine verilen ad.
Penelopun örgüsü: Odysseus'un karısı penelope, kocasının truvadan dönüşünü beklerken kendisine yapılan başkasıyla evlenme baskısını bertaraf etmek için çevresindekilere örgüsü bitince evleneceğini söyler. Tezgahta dokuduğu motifleri akşama kadar dokur, dokuduklarını da sabaha kadar çözer. Yani o örgü hiç bitmez.

Edebiyatta “ yenilik “ ne demek? Her kemal yeni, her bayağı fersûde. Şiirinden şuuru kovan ve nesri, bir saralı “ tümceler “ tımarhanesine çeviren bu yeni, ne bir cüceler edebiyatı, ne bir mikro-edebiyat: Rüştünü idrak etmeden kocayan nesillerin kendi kendini tahrip insiyâkı.
( s.90 )

… Yobaz biziz, en güzel taraflarımızla biziz. ( s.91 )

İzm'ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.
(s.92 )

İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce çığlık ile bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. ( s.95 )


Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet,ölmek ve öldürmek hürriyeti. (s.96 )
Demopedi: halkın demokrasiyi daha iyi anlayıp yaşaması için bilinçledirilmesi.

Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol. ( s.96 )

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok.
Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “ yaşanmaz “ laştıranlardır.
Bu firar bir Kabil kompleksi. (s.97 )

İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım, “ demeğe başladı, “ Asya bir cüzzamlılar diyarıdır. “
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “ Hayır delikanlı, “ diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ve Hristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “ nişân-ı zîşân “ gibi gururla benimsedi aydınlarımız. (s.98 )

Çağdaşlaşmak neden Hristiyan Batı'nın putlarına perestiş olsun?
Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkâr etmek ve peşin köleliğe razı olmak değil mi? .. Biz apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin. ( s.99 )

Asırlar geçti, bire bir söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. ( s.101 )

Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an” ın kendisi. Kitap,beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnâmesidir dergi, vasiyetnâmesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. ( s. 102 – 103 )

Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek, ne devlet… Bir bakanın odasında on dakika dalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı,duygularımızı,kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da . Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: Kitaplar dünyası. ( s.108- 109 )

Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. (s.109 )

Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. (s. 110 )

Yığın düşünmez, mâruz kalır. ( s.111 )

Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? (s.111 )

Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır.Bir değil, birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında. ( s.111- 112 )

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl söz konusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlayacak, bir tahıl: Susam. Bu susam, kapıları açan büyü. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını: Kitap. (s.112 )

Zihin arı, kitap çiçek, dış dünya kovan. (s.115 )

Tercüme sanatların en gücü: Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi topraklarımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü. (s.119)

İnanan bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duyulmayan bir toplumda romanın ne işi var? (s.121)

Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanını anlayamazdı. (s.122)

Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütününü, yani çarpık insiyâkları, hayvanca iştahları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. (s.122)

Türk Teceddüt Edebiyatı, asırlık bir kavganın şairane bir fezlekesi. Evet, altı yüz yıllık bir geleneğe arkamızı dönmüştük. Ama, kazançlarımız da büyüktü. Yeni ülkeler fethetmişti edebiyatımız. “Beşerîleşmiş”, daha doğrusu Avrupalılaşmıştı. (s.124)

Şair kanıyla imzalanmayan hicviyeler, asırların mahkemesinde imzasız bir mektup kadar itibarsızdır. (s.127)

Nezleye yakalanır gibi ideolojilere yakalanıyoruz, ideolojilere ve kelimelere. (s.128)

Kalktığını iddia ettiğimiz kapitülasyonlar, ruh dünyamızda yaşıyor, hem de bütün habasetiyle. (s.128)

Polemik, Yunanca'dan geliyor: Polemikosh savaş demek. Polemik de, Batı'nın bütün hastalıkları gibi,Tanzimat'ın açtığı yoldan giriyor, ülkemize. İmanın olduğu yerde savaşa yer var mı? (s.128)

Polemik zekâların savaşıymış. Zekâlar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin, peşin hükümlerin , gizli çıkarların savaşı polemik. Eski bir inancı yok etmek isteyen yeni bir düşüncenin savaşı. Ve her mübariz kendi cephesinde muzaffer. (s.129)

Voltaire, “ Yaşayanlara saygı borçluyuz az çok, “ diyor… “ ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Hakikat. “ İslâmiyet “Ölülerinizi hayırla yadediniz “ buyurmaktadır, yani sizden olanları. Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var. (s.130)

Bu ülke, 89 dan beri su alan bir gemi… Fransız İhtilali yalnız Batı feodelitesinin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyar-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh.

Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taaruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete. (s.135)

Aydın, batan bir gemidedir. Ufukta rüyaların en muhteşemi: Avrupa. Servetin, şöhretin, şehvetin daveti. Azgın iştihaları vardı intelijansiyanın ve bu masal hazineleri kendisini bekliyordu. Avrupalı dostları lütufkârdırlar. Karşılık olarak biraz “ihanet” istiyorlardı sadece. (s.137)

Coğrafyamızda tek bir kıta vardı, kafatasımızda tek yarım küre . Türkçe konuşan birer Fransız'dık. (s.139)

Yükselen bir medeniyet için kurşun işlemez bir zırh olan kader inancı, çöken bir toplum için yüklerin en ağırıdır. (s.140)

Türk düşünce tarihi, ülkesiyle göbek bağını koparan bir intelijansiyanın dramı. (s.141)

Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye; her demagog kendi yalanlarını. Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu demokrasi? (s.171)

İslâm, cihanşümûl bir dindir, bütün insanlara hitap eder. (s.173)

Fikir hürriyetini , insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz, bir irşat vasıtası olarak kabul etmiştir. Demokrasinin ta kendisidir İslâmiyet. (s.173)

Din asırlardan beri yaşayan ve nesilleri huzura kavuşturan, tecrübeden geçmiş bir inançlar manzumesi; sıcak, dost, köklü. Batı'nın dünyevî dediği kültür ise, hâkimiyetini tahkim için düşman ülkelere ihraç ettiği sefil bir ideoloji. Taarruzun hedefi haçlı seferlerinden beri aynıdır; kılıçla kazanılamayan zaferi yalanla kazanmak. İdeolojiler tahribe yeltendikleri imanın yerine sahtelerini ikame etmek için uydurulan birer ersatz'dır. Başka bir deyişle, remizleri, merasimleri ve kiliseleriyle çağın icaplarına uydurulmuş birer inanç manzumesi. Rüştünü idrak edememiş nesillere ilim diye yutturulan, yalnız zarflarıyla ilmî , muhtevalarıyla masal, birer bulamaç. (s.176)

Avrupa Tanzimat' tan beri aynı emelin kovalayıcısıdır: Türk aydını'nda mukaddesi öldürmek. Mukaddesi yani İslâmiyeti. (s.176)

Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi. (s.179)

Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli, Osmanlı'yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmek, yani “etnik bir toz “ haline getirmek. (s.179)

Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı… inananlar kardeştir. (s. 181)

Gerçek akıl, ilahi bir mevhibedir; aşka, sonsuza, feragata kanatlandırır bizi. (s.182)

Sakson köleleri boyunlarında bir tasma taşırlarmış: Efendilerinin adı yazılırmış bu tasmaya. Aydınlarımız da onlara benziyor; her biri bir şeyhin müridi. (s.189)

Her …ist, koltuk değneği olmadan yürünemeyeceğini itiraf eden bir zavallıdır. (s.190)

İslâm, çağdaş Batı'nın diyalektiğinden faydalanacak elbette. Faydalanacak ama, geri kalmış ülkelerin ahmakça hayranlığı içinde bir tılsıma sarılır gibi değil. Yeni Osmanlılar, hürriyet diyordu… Avrupa'yı Avrupa yapan hürriyettir. Genç sosyalistler, diyalektik, ilmin son sözü diyorlar. (s.192)

Peki ama, büyük adamla sokaktaki adamı nasıl ayıracağız birbirinden? (s.207)

Her kitap, yazarla okuyan arasında bir düello; yazar bize bir hakikat, bir hayal veya bir korku aşılamağa çalışır; biz de ya kayıtsızlığımızla karşı koyarız ona, ya aklımızla. (s.208)

Semavi kitapların emri: “ Öldürmeyeceksin. “ Hristiyan Avrupa, en sefil çıkarları için dünyanın bütün Mandarenlerini öldürdü ve öldürmeye hazır. Goethe, “ Ya örs olacaksın, ya çekiç. “ diyor. Şark, Sâdi den Gandi'ye kadar aksi kanaatinde : “ Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları tek bir insanın kanını akıtmaya değmez. “
Kim haklı? (s.208)

Şiddeti yok eden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezel i mazereti: Son kavga olmak. (s.209)

Hadis: “ Kendini tanıyan, Rabbini tanır, “ diyor. En küçük sonsuzla, en büyük sonsuz arasındaki esrarlı ayniyeti ifşa eden büyük söz. Hint bilginleri de “ Gökte bir tek ay var, akisleri sonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay. O testilerden biri de sensin. “ derken aynı hakikate tercüman olmuyorlar mıydı? Kendini tanımak, marifetler marifeti. (s.212)

Çağdaş insan, insanın yarısı. Ona kutsiyetini ve bütünlüğünü kazandırmanın yolu murakabe. (s.215)

Cinayete ses çıkarmayan, caninin suç ortağıdır.
Tek düşman var: Aldanan.
Savaş bir irşât. Savaş, ışıkla karanlığın diyaloğu. (s.217)

Gözler, ya doğacak fecirlerin hasretiyle yaşlı, ya kaybolan bir altın çağın. (s.219)

Yaratan'ın eserini tahrip eden insan da Yaratan'ın eseri değil mi? (219-220)

Ummanların ötesinde bir altın şehir yok. İnsan her ülkede hilekâr ve yırtıcı, zaruret tünelinden hürriyet alanına çıkamadı henüz. Elli bin yıl öncesine kıyasla çok daha güçlüyüz. Ama gelişme bütünü kucaklamıyor. Yol iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle, sapışlarla uzamaktadır. (s.220)

Kaderimizi çizen toplum, ama ona teslim olunca yokuz, denizdeki herhangi bir dalgayız artık. Dalgaların bir tarihi var mı? (s.221)

Düşünce bir köprü: kıldan ince, kılıçtan keskin… Kalabalıklar geçmez üzerinden. Ülkeler asırlarca habersiz yaşamış birbirinden. (s.223)

İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları ve eşyayı. Galiba ölmek de bu. (s.224)

Dâhi münzevi bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye akseden şarkı. (s.229)

İnsan ancak yaşadığı kadarını görür, gerçek hayatında veya rüyalarında yaşadığı kadarını. (s.238)

Bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lâzım, hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. (s.239)

İnsan ağaçlar gibi boy atmalıydı, kendi toprağında. Dallarını göğe uzatmalıydı. (s.244)

Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batının tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti insanlığa; Batı, tekniğini. Biri ruhtu, öteki madde. (s.245)

Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete. (s.261)

Ruh, yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.
Logos Spermaticos, diyor bir yazar: Gebe bırakan söz. Kimi? (s.263)

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar. (s.267)

Fildişi kule, dâvasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi. Ama her mücahit o tekkede silâh kuşanır. Bu zindan değil, bir liman. (s.278)

Önce sükût vardı, kelâm değil, “ Tanrı sükûttur, “ diyor bir Hint bilgesi. Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış. Hayat gibi sıcak ve dost. Kutupların sessizliğinden bana ne? (s.281)

Kamûs bir umman, dualar uğuldar derinliklerinde, destanlar coşar. Şair bu sesleri duyan ve duyuran. (s.282)

Arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır. Zilletten kurtulmak için Sezarlaşılır. Taç, yüz karasını pırıltılarla gizlediği için kutsal. (s.284)

Mezar taşlarına şiir okumak, güzel; taşlar ayakta dinler sizi. Çölde vaaz etmek mutluluk! Kumlar perestişle ürperir. (s.291)

Kendimizi tanımak… Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var. Berhanenin bazen bir, bazen birkaç odası aydınlık. Işık binanın üst katlarında. Kendini tanımak. Kendini, yani eriyeni, dağılanı, dumanlaşanı. Sen acıların, utançların, zilletlerinle aynısın. Rüyaların, hayallerin, dileklerinle bir başkası. (s.294)

En yüce, en güzel, en ölümsüz taraflarını benliğinden koparıp bir mücerrede armağan eden insan, neden fakirleşsin? Boş kubbeleri sonsuzluğumuzla doldurmak, sonsuzlaşmaktır. (s.298)

Müminlerin saadetlerini gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı. (s.298)

Yıldızları söndürmüş fırtına,
Batan bir gemidesin,
Senden ne kalacak yarına!
Kıyılardan imdat sesin. (s.299)


Uzun bir yazı oldu farkındayım, hatta baya bir uzun yazı :) Ama Cemil Meriç tek bir cümlenin o yoğun manasında dahi anlatılmazdı, çabam o manaları birleştirmek, eksiklerimle..

Vaktiniz ve okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kitaplarla ve Işığıyla kalın..
Sevgilerimle..

sema., bir alıntı ekledi.
 23 saat önce · Kitabı okudu

Çünkü yüzlerle birlikte anlamlar da azalır;
ve anlam,
yüzün öteki yüzüdür.

Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 26 - İş Bankası Kültür Yayınları)Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 26 - İş Bankası Kültür Yayınları)