Ramço, Şuuri'den aldığı güvenle birden ayaklanıp atıldı;
"Ehhh, yetti be... Şuuri dayı demiyor mu lan.
Gel yat burada demiyor mu? Karnını doyur demiyor mu?"
"Bas git lan" diye gürledi Apo, aksak bacak hücum edecek oldu;
"Şimdi alırım ayağımın altına.
"Durun ulan" diye çıkıştı Şuuri. Alnının damarları şişip kızardı. "Başlatmayın şimdi sülalenizden"
İskemleden kalkmadan gövdesini Apoya dönüp;
Elin garibine ne uyuyorsun Aslanım, hesabı senden mi sorulur? Duymayayım bir daha"
Sonra Ramçoya; "Sen de doğru dur bakayım, işte o kadar"
Ramço, biçimsiz kafasını önüne döküp usulca çıktı. Nöbetine gitti.
Sonradan öğrendiğime göre Ramço'un nöbet dediği şey, gecenin körlerine kadar sokaklarda avare gezmek, şurada burada oturmak, kendi kendiyle hasbihal etmek, şarkı söylemekdi.
Sinema, saatler boyu dolup - boşalmaya devam ederken, ruhumun ev ve eski han mengenesi arasında ezildiğini hissediyordum. Mehmet'i bir cenaze seremonisi ortasında düşlerken, tepeden tırnağa bir merak içinde olsam da elim telefona gitmiyordu. Onu hatırladıkça, gece yarısı o telefonu aldığımda hissettiğim o korkuyu ve öfkeyi duyumsuyordum. Nedensizdi, ayıptı hatta komikti böyle hissetmek. Ama tanıdıktı işte, üzerimde olmasından tiksinmiyordum.
Açlığımı duyumsamaya başladığımda, kendimi büsbütün insanları gözlemeye verdim. Nihayet açlığım kulak tıkanmaz hale gelecek, bu da utanma duygu körleyecekti nasılsa.
Apo'un sobası odun yuttukça demir bir kor gibi kıpkızıl yanıp parlıyor fakat ateşini salonun kuytularına uzatamadığından, girip çıkanlar çoğunlukla ocağın ve sobanın kıyısına çörekleniyordu. Salonun caddeye bakan tarafını boydan boya örten pencerede, kombilir kaç sene evvel asılıp gerilmiş, yağ ve is içinde kalmış krem rengi bir perde örtüyordu. Yer yer kurtlanıp çürümüş eski ahşap tabanlar, ziftle