Kıyamet Günü Şeytan Dahi Rahmetten Ümit Eder
Kıyamet günü Hz. Allah'ın Rahmeti'nin büyüklüğünden şeytan dahi ümit eder... Sahabe devrinde yaşamış veliler ve büyük Allah dostları bugünleri işaret ederek sürekli ümit verip korkutma ayetlerinden bahsetmeyen ulemayı zemmetmişler ve bunu halkı gaflete düşürüp ibadet ve amelden geri koyacağını ifade buyurarak korku ve ümidi aynı anda verilmesi gerekliliğini beyan etmişlerdir. Nebevi düstur da asrı saadetten beri bu hâl üzere devam etmiştir ki ahir zaman denilen bu küfür dönemine kadar. Bunu alimler şu güzel örnekle açıklar.Bir kişinin elinde tohum var ama o tohumu toprağa dikmeden Allah nasip ederse buradan şu ağaç çıkacak diyerek boş vehimlerle gayret olmadan birşey olmasını beklemesi.İnsan fıtratı da nefse uyup çabasız bir şekilde bu tohum örneği gibi ibadet ve itikat konularında gayret göstermeden bir sonuç beklemesi Allah'tan büyük makamlar dilemesine benzetiliyor.Ehli sünnet itikadı,sebebin asıl olmadığını idrak ederek sebebte olmadan boş yere bekleme diyor."Önce çalışmak dinin esası,sonra kabul olur mü'minin duası." Tevekkül dediğimiz kavram gayret gösterdikten sonra gerisini Hz.Allah'ın inayetine bırakıp kadere rıza göstermeyi gerektiriyor.İmamı Gazali Hz.'lerinin Ölüm ve Ötesi kısmından aldığım bu büyük müjdeyi alt paragrafa yazdım. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu: Kıyamet günü şöyle bir nidâ duyulacaktır: “Ey Muhammed ümmeti! Ben kendi hakkımı size bağışladım. Ve sizin hakkınız biribirinizde kaldı. Hakkınızı biribirinize bağışlayın ve hepiniz Cennete girin!” Efendimiz s.a.v. yine şöyle bir açıklama yaptı: Benim ümmetimden bir kişiyi halkın ortasında hazır kılarlar. Doksan douz defter getirirler. Her bir defter büyük mü büyüktür. O defterlerin hepside o kişinin günahları yazılmıştır. Ona: Bu günahlardan hiç birisini inkâr edebilir misin? Melekler, bu
Din
Çok önem veriyorum, Bırak sonuna kadar gitmeyi.. Gözlerimden Belli değil mi? Yukarıda İki anlamlı dört satır var. Benimkisi İkisinin ortasında duruyor Bir ona, Bir öbürüne vuruyor. Seninkisi Benim yaralarımdan belli değil mi? Var yoktur, Yok vardır çelişkilerinin İlişkisi, Atışmalarından belli değil mi? Salıncağın işi var, Sıraya gireceksin.. Ötesi? Unutmalarından belli değil mi?
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bir Şair Bir Kitap
Dilek Kartal – Taşı Kim Atacak kısa boylu bir kadınım ben bundandır boyumdan büyük ne yazsam ne yapsam; yaşımı kestirmeniz güç başıma bakarsınız oysa, gülünçtür belki durup narin nazenin bir elif miktarı evet evet ya da kalıp biraz pişmanlık biraz nostalgia olmasaydı sonumuz böyle ** çocuklar kalır bölünmelerden geriye yetim çocuklar; ana dilleri öfke ** besmeleni çek ve başla! tumturaklı sözlere ihtiyacın yok buğzetmek için ** biyoloji soğukkanlı: insan doğar, büyür, yaşar ve ölür sosyoloji: arada bir yerde de okula gider ben: türk olduğunu öğrenir, doğru ve çalışkan varlığını armağan etmeyi bir de ** eğitim şart, okullar mühim tam böyle dört bin isteyen bir dershaneyle dershane isteyen bir düzen arasında anneyim diyecektim kapısı takılmamış sınıflar sınıflar boyası yapılmamış yakacak için ödenek var da
İzdiham
BİLGİNİN ÖTESİ: MEÇHÛLDÜR...
(...) Ruhun ruhla sezilişi hâlinde “bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi, “imkân” ve “ihtimâl”dir; meçhûldür. (...) Galiba bir parça ileri gittik… Örnekler, bizi hakikatin kendisi sandığımız örnekler mezarlığına götürdü… İçeride çay olup olmadığını bildiğime dair bilgimin, içeride çay olup olmadığına dair bilgimden devşirdiğinden ötesinin, aslında benim için meçhul olduğunu unuttuk… Gerçekten içeride çay olup olmadığını bilmem, benim için mümkün mü? İçeride çay olup olmadığı, bilinebilecek olan bir şey mi? Diyelim ki, bu ikisine de “evet” cevabı veriyoruz; bunu bilebilme imkânına sahibim ve bunun bilinebilme ihtimâli var… Peki ama, örnek bir parça değişince, söz konusu olan, “içeride olup olmayan çay” değil de, meselâ “Mars’ta olup olmayan hayat” olunca, niçin onu bilebilme imkânına sahib değilim ve onun bilinebilme ihtimâli olduğunu söyleyemiyorum? Çünkü o benim şuurumun “nesneleştirme gücü” sınırına girmiyor da ondan… Mars’ta hayat olup olmadığı bilgisini bir “nesne-bilinen” olarak karşıma alamıyorum, yâni onu “kendinde bilgi”m hâlinde kendimde bulamıyorum; o yüzden onu “kendi için bilgi”m hâline de getiremiyor, basitçe “bilemiyorum”. Ama hiç mi bilemeyeceğim? Mars’ta hayat olup olmadığı hiç mi bilinemeyecek? O kadarını bilmiyorum… Bugün, dün bilmediğim neler biliyorum ve bugün dün bilinmeyen neler bilinebiliyor… O hâlde bu şimdilik bir “meçhul-bilinmez”dir ve bilinebilme “ihtimâli” vardır; ki varsa, benim de bilebileme imkânım olur.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996), ‘Bilgi ve Düşünce Faaliyeti’ Hakkında Mülâkat, (Mülâkat soruları, Salih Mirzabeyoğlu’nun KÜLTÜR DAVAMIZ –Temel Meseleler- isimli eserinin 3. basımının 93–96 sahifelerinden iktibas edilmiştir.)
Akademya Yazıları
Sonra nasıl oldu bıraktık işi Yahu dedik var mı bunun ötesi Ne yaptık ki bozulmasından korkuyoruz! Hemen dışarı attık kendimiz