(...) Ruhun ruhla sezilişi hâlinde “bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi, “imkân” ve “ihtimâl”dir; meçhûldür.
(...) Galiba bir parça ileri gittik… Örnekler, bizi hakikatin kendisi sandığımız örnekler mezarlığına götürdü… İçeride çay olup olmadığını bildiğime dair bilgimin, içeride çay olup olmadığına dair bilgimden devşirdiğinden ötesinin, aslında benim için meçhul olduğunu unuttuk… Gerçekten içeride çay olup olmadığını bilmem, benim için mümkün mü? İçeride çay olup olmadığı, bilinebilecek olan bir şey mi? Diyelim ki, bu ikisine de “evet” cevabı veriyoruz; bunu bilebilme imkânına sahibim ve bunun bilinebilme ihtimâli var… Peki ama, örnek bir parça değişince, söz konusu olan, “içeride olup olmayan çay” değil de, meselâ “Mars’ta olup olmayan hayat” olunca, niçin onu bilebilme imkânına sahib değilim ve onun bilinebilme ihtimâli olduğunu söyleyemiyorum? Çünkü o benim şuurumun “nesneleştirme gücü” sınırına girmiyor da ondan… Mars’ta hayat olup olmadığı bilgisini bir “nesne-bilinen” olarak karşıma alamıyorum, yâni onu “kendinde bilgi”m hâlinde kendimde bulamıyorum; o yüzden onu “kendi için bilgi”m hâline de getiremiyor, basitçe “bilemiyorum”. Ama hiç mi bilemeyeceğim? Mars’ta hayat olup olmadığı hiç mi bilinemeyecek? O kadarını bilmiyorum… Bugün, dün bilmediğim neler biliyorum ve bugün dün bilinmeyen neler bilinebiliyor… O hâlde bu şimdilik bir “meçhul-bilinmez”dir ve bilinebilme “ihtimâli” vardır; ki varsa, benim de bilebileme imkânım olur.
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996), ‘Bilgi ve Düşünce Faaliyeti’ Hakkında Mülâkat, (Mülâkat soruları, Salih Mirzabeyoğlu’nun KÜLTÜR DAVAMIZ –Temel Meseleler- isimli eserinin 3. basımının 93–96 sahifelerinden iktibas edilmiştir.)