Bütün yalnızlıklar kalabalıklarla örtülmüşken ve insanla, insanlığın arasına kalın bir duvar örülmüşken, her söz en az insan kadar eksik kalıyor.
İnsan, insanla var olmuşken neydi bize birbirimizi uçurumlardan ittiren. “Var oluş kavgası “adı verilmiş safsatalarla daha ne kadar vazgeçeceğiz, insandan, bizden. Evren bunca geniş ve tüm sırrı hala çözülmemişken, hangi adi fikirdir bize kaynağın hepimize yetmeyeceğini düşündüren. Hepimiz dönüp sorsak kendimize, “bize ne” diyebilir miyiz diğerlerinden, içimizdeki insanı incitmeden.
İhanetten ağlarken bir insan, ihanete uğratanın da insan oluşudur beni inciten; insanın insanı aldatma çabasıdır, aslında kendini yaraladığını bilmeden.
Söz konusu insanlıkken ne farkımız var benim, senden. Hayatlarımız gerçekten o kadar farklı mı birbirimizden; kaç insan vardır mesela yaşamını sürdürmüş hiç acı çekmeden, hiç mutlu olmadan, hüzünlenmeden. Kaçımız ömründe hiç ağlamadığını ya da gülmediğini iddia edebilir veyahut yalana prim vermeden.
Başka gezegenden mi yoksa bunca, insanı inciten. İlk kimdi insana, düşmanlığı öğreten. Böyle zararın ardından gidilir mi, akla küfretmeden. Kim gelip yıkayacak bizi; hasetten, fitneden, kinden; biz suyunu esirgediğimiz, içimizdeki vicdan tohumunu yeşertmeden. Hiç mi utanmaz; aman demeye, arka sokaklarda insanlığı satanlar üç, beş demeden. Her fırsatta aldatıp, aldatılınca da isyan etmekten.
Bize sunulmuş ne varsa hepsini karalara mı boyayacağız. Güvenebilmek isterken, güvenilir olmanın derdine neden düşmüyoruz. Sevilmek isterken, nedir bizi kendi sevgisizliğimize kör eden. Saygı duyulmak isterken, diğerlerinin sınırlarını çiğniyoruz hiç düşünmeden. Anne olamıyor, baba olamıyor, evlat olamıyor, eş olamıyoruz çünkü anne olmayı “eziyet çekmekle”, baba olmayı “para getirmekle, evlat olmayı “her şeye tamam”