Ateşle oynamayı hep sevdim. Göğe doğru açılan tonları, nokta kadar bir sarının parmaklarımı uyuşturması nedense çok hoşuma gitti.
Belirli bir mesafeye kadar elimi yaklaştırır ardından duyduğum sıcaklığın etkisiyle elim ve nokta arasında bir çekim oluştuğunu hissederdim. Ölçülü bir yakınlık varsa her şey yolundaydı. İkimiz için de. Küçük alev beni ısıtır ama fazla yakamaz, ben üflesem söndürecek denli etki edemezdi ona.
Günlerden bir gün bir mum yaktım. Sıcaklığın etkisiyle ısınan cam, dokunduğum anda elimi sersemletti. Soğuk havada içimi ve zihnimi yakan, aslında ılıman fakat fazla kuşkuyla çarpan bir sıcaklık. Camı tutmaya devam etmek isterken zihnim "bırak" diye yalvarıyor, duruma tamamen yabancı duyularım merak edip devam etmemi söylüyordu.
Zihnim -siz buna mantık da diyebilirsiniz- fazla korumacıydı. Hep böyleydi. "Annemin eteğinin arkasına saklanacak bir çocuk kadar korkak olduğum gerçeğini" kamçılar gibiydi. Ki son 18 yıldır verilen benlik savaşı, hücrenin belli bir büyüklüğe erişip artık bölünmesini zaruri kılıyordu. Ama benim etik ne anlar bunlardan.
Yanma riskini almadım. Kim alırdı ki? Ama camı tutmaya devam da etmedim. İşte bu biraz fazlaydı. Hiç yanmayacaktım belki. Bakıştık ateşle. Şunları söyledi:
"Ben seni yarandan tanıdım.
Sen beni hevesimden.
Ben senin kırılganlığını gördüm.
Sen benim dürüstlüğümü."
Bir şey diyemedim. Kendimi zorla geri çektim. Söylediğim her satır duyularımı harekete geçirip merakımı biraz olsun gidermeye çalışırken; tutmaya devam etmeyi, zihnime bir türlü kabul ettiremedim.
"Mazoşist"in anlamını tekrar sorgulamamı sağladı. Suçu annemin eteğine veya korumacı etik ahlakî zihinsel her ne boksa şeylere atmamalıydım belki.
Evet, ateş dürüsttü. "Bencildi." Mantıklı ve kabul etmese de tutarlıydı. Ateş sanattı. Ateş, sıradaki hamlesi