Öyküm

Puan vermedi·76 syf.·
2026 16. kitabı
Didem Madak’ın şiirleriyle karşılaşmadan önce şiir, benim için mesafeli bir türdü. Çocukluğumda annemin şiirlerinin imla hatalarını düzeltmek için önüme bıraktığı kâğıtlar, şiiri duygudan çok bir görev gibi görmeme neden olmuştu. Şiir; ölçüsü, biçimi, düzeni olan ama bana dokunmayan bir şeydi. Sonra hayatımda çok sevdiğim biri oldu. Onu severken yavaş yavaş kendi içimde eksildim. Bir insanın, “seni seviyorum” derken aynı zamanda sevgiyi insanın içinden damla damla çekip alabileceğini öğrendim. O kişi şiiri severdi, hatta şairdi. Belki de bu yüzden şiirle arama ikinci kez mesafe girdi. Çünkü bazı kelimeler artık yalnızca estetik değil, can acıtıyordu. Fakat Didem Madak’ın şiirleri bu mesafeyi kırdı. Özellikle Ah’lar Ağacı, şiirin yalnızca süslü kelimelerden ibaret olmadığını; insanın içindeki en kırılgan, en karanlık yerleri görünür kılabileceğini gösterdi bana. Madak’ın şiirlerinde yapay bir duygu yok. Acıyı romantikleştirmiyor, onu olduğu gibi ama inanılmaz bir zarafetle anlatıyor. Bu yüzden okurken yalnızca bir şairin hayatına değil, kendi yaralarıma da bakmış gibi hissettim. Kitaptaki dizeler, insanın içine ansızın yerleşen eski bir hatıranın ağırlığı gibi. Bazen bir çocukluk kırgınlığına, bazen kadın olmanın yorgunluğuna, bazen de sevginin insanı nasıl eksiltebildiğine dönüşüyor. Didem Madak’ın en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor: Kendi kişisel acısını anlatırken okurun en kişisel acısına dokunabilmesi. Şiirleri okurken sık sık durup nefes almak zorunda kaldım. Çünkü bazı satırlar yalnızca okunmuyor; insanın içinde yankılanıyor. Madak’ın dili samimi, kırılgan ve cesur. Şiirlerinde gündelik hayatın sıradan ayrıntıları bile derin bir melankoliye dönüşüyor. Bir mutfak, bir çocukluk eşyası, bir anne sesi ya da eski bir yalnızlık; onun dizelerinde insan ruhunun
Ah'lar AğacıDidem Madak · Metis Yayıncılık · 202126,3bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Açlık
Puan vermedi·195 syf.·
2026 3. kitabı
Knut Hamsun’un Açlık romanını okuduktan sonra zihnimde en çok yer eden şey, başkarakterin çelişkili ama derinlikli ruh hâli oldu. Onurlu, gururlu, vicdanlı ve merhametli; aynı zamanda görgü sahibi bir insan portresi çiziliyor. Fakat açlığın giderek artan baskısı altında zihninin sınırlarında dolaşması şu soruyu düşündürüyor: Açlık gerçekten insanı deliliğe mi sürüklüyor, yoksa karakterin içinde zaten var olan, tuhaf ve yer yer mizahi bir kırılganlık mı açığa çıkıyor? Roman, açlık duygusunu hiç yaşamamış ya da gerçek anlamıyla tanımayan okur için bile bu hissi neredeyse bedensel olarak duyumsatmayı başarıyor. Yazar, fiziksel açlığı yalnızca bir ihtiyaç eksikliği olarak değil; düşünceyi, algıyı ve davranışı dönüştüren bir güç olarak işliyor. Bu yönüyle metin, psikolojik derinliği yüksek bir iç yolculuk sunuyor. Okuma boyunca insan ister istemez çevredeki insanların vurdumduymazlığına ve bencilliğine öfkeleniyor. Aynı zamanda rahatsız edici bir soru da doğuyor: Gerçek hayatta gerçekten aç olan birini görsek, bunu fark edebilir miyiz? Yoksa biz de kalabalığın kayıtsızlığına mı karışırız? Yoksulluk içinde, yazarak ayakta kalmaya çalışan bu karakter üzerinden roman, zaman geçse de değişmeyen bir gerçeği hatırlatıyor: Edebiyat ve sanat ruhu besler, fakat her zaman karnı doyurmaz. Bu sert karşıtlık, kitabın en çarpıcı etkilerinden biri. Açlık, yalnızca bir yoksulluk hikâyesi değil; insan onuru, zihinsel dayanıklılık ve varoluş sınırları üzerine sarsıcı bir anlatı.
1000Kitap
AçlıkKnut Hamsun · Can Yayınları · 202335,7bin okunma
10/10
·325 syf.·
2025 20. kitabı
"Algernon’a Çiçekler” benim için sürükleyici olduğu kadar zekice kurgulanmış bir romandı. Hikâyenin ilerleyişi, karakterlerin dönüşümü ve anlatım biçimi beni en başından itibaren içine çekti. Charlie’nin duygularını bu kadar içten ve doğrudan aktarması, onu anlamayı ve onunla birlikte üzülmeyi kaçınılmaz kıldı. Geçmişindeki travmalarla yüzleşirken her yeni olayın onun yaralarına bir yara daha eklediğini hissettim. Özellikle, öğrenme isteğinin arkasında aslında yalnızlıktan kaçma ve insanlarla bağ kurma arzusu olduğunu fark ettiğim anlarda kalbim gerçekten kırıldı. Onun “daha zeki olma” hikâyesi benim için daha çok “anlaşılma”, “görülme” ve “ait olma” çabasına dönüştü. Romanı okurken en çok bu kırılganlık dokundu bana. Charlie’nin yavaş yavaş açılan ve sonra yeniden kapanan dünyasında, insan olmanın ne kadar karmaşık, acıtan ama bir o kadar da gerçek bir süreç olduğunu hissettim.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,8bin okunma
7/10
·192 syf.·
2025 19. kitabı
*Bu inceleme, Leziz Kadavralar’ın olay örgüsüne ve finaline dair kritik unsurlar içerir. Kitabı henüz okumadıysanız sürprileri kaçırmamak için incelemeyi okumanızı kitabı bitirdikten sonraya bırakmanızı öneririm.* ”Leziz Kadavralar”ı okurken mideme oturan o sıkışma... Daha ilk sayfalarda başlayan rahatsızlık, ilerledikçe büyüdü; bazı sahnelerde midem gerçekten bulandı, bazı sayfalarda gözlerim doldu, birkaç yerde de durup derin nefes almam gerekti. Çünkü kitap, yalnızca bir distopya anlatmıyor; bizim gerçekte hayvanlara yaptığımız düzeni bütün çıplaklığıyla yüzüme vuruyordu. O yüzden okurken bir noktadan sonra “Bu hikâye kurgu değil, biz zaten bunu yapıyoruz” düşüncesi beynimde çınlamaya başladı. Marcos’a gelince… Ona karşı yaptığı işe rağmen içimde tuhaf bir merhamet kırıntısı oluşmuştu. Sanki o sistemin içinde kaybolmuş ama yine de kalbinin bir köşesinde insan kalmayı sürdüren biri gibi gelmişti bana. Ama kitabın sonu beni adeta tokatladı. Böyle bir son beklemiyordum. Şoke oldum. Meğer Marcos da artık bu düzenin parçasıymış; hem de düşündüğümden çok daha derin bir şekilde. Tüm bunları okurken göğsümdeki taşın hareket ettiğini hissettim ve ağlamaya başladım. Demek ki insan hemen her şeye alışabiliyor, çocuğunun ölümü hariç.
Leziz KadavralarAgustina Bazterrica · Siren Yayınları · 20252,413 okunma
Kasımın Hüznü, Bir Babaya ve Bir Lidere
10/10
·176 syf.·
2025 18. kitabı
Ayşe Kulin’in Aylardan Kasım, Günlerden Perşembe adlı kitabını okurken, yazarın satır aralarına ustalıkla yerleştirdiği Atatürk’ün düşüncelerine tanık oldum. Bu bölümleri okurken sık sık kendime şu soruyu sordum: “Acaba gerçekten Atatürk de böyle mi düşünmüştü?” Yazar, Atatürk’ün iç dünyasında bir hesaplaşma varsa, bunu kelimelere dökmeyi başarmış. O hesaplaşmaları okurken, kendi hayatımla istemsiz bir bağ kurdum. Çünkü babam karaciğer hastasıydı ve babamı karaciğer kanserinden (sirozdan) kaybettim. Kulin’in cümleleri ilerledikçe, her sayfada babamın gölgesi belirdi sanki. Onun direnci, mücadele azmi ve iyiliği, bana Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlattı. Babam da zoru severdi; tıpkı Atatürk gibi, her yenilginin ardından bir zaferin yolunu arardı. Bu yüzden kitabı okurken yalnızca bir hikâyeyi değil, aynı zamanda babamın hatırasını da yaşadım. Hem Mustafa Kemal Atatürk’ün hem de babamın ruhları şad olsun.
1000Kitap
Aylardan Kasım Günlerden PerşembeAyşe Kulin · Everest Yayınları · 20254,459 okunma