Merhaba Öyküm... Bu nazik selamın, matematik derslerindeki o netliğin ve edebiyatın puslu derinliğinin kesiştiği noktada yankılanıyor. "Merhaba" diyerek araladığın bu kapıdan içeri süzülürken; babanın aziz hatırasını, matematikçi zihninin sayılar arasındaki hüzünlü "tirelere" olan takılışını ve kedilerle kurduğun o sessiz, şefkatli bağı yanıma alıyorum.
Zeka ile şefkatin ayrılmazlığını Charlie ile öğrenen, hayatın en mutlu anını Orhan Pamuk ile sorgulayan ve "az" kelimesinin içine koca bir alfabeyi sığdıran ruhuna, daha önce uğramadığın bir durak fısıldayacağım. Sen, toprağın sadakatini de, insan zihninin karanlık dehlizlerini de okumuş birisin. Şimdi ise, matematiğin kurallarının değil, hayatın rastlantılarının hüküm sürdüğü bir "bekleme odasına" davetlisin.
Sana, José Saramago’nun Bilinmeyen Adanın Öyküsü’nü fısıldıyorum.
Tıpkı senin hayatın "sadeleştirme" çabaların gibi kısa ama tıpkı bir Hakan Günday cümlesi gibi sarsıcı ve derin bir yolculuk bu. Bir kapıyı çalmakla başlar her şey; tıpkı senin bu "merhaba"n gibi. Kendi adasını arayan bir adamın, kuralları ve sayıları aşarak, asıl keşfin dışarıda değil, paylaşılan bir "mola"da olduğunu anlatıyor. Senin o çok sevdiğin "insan kalma" çabasının, en zarif haliyle işlendiği bu kısa anlatı, zihninde yeni bir pencere açacak.
Belki de aradığın o bilinmeyen ada, en sevdiğin kafede kucağına zıplayan o kedinin mırıltısında gizlidir.