Bütün çocukça gururumun tam orta yerinde, Louise'in yüzü, Louise'in sözleri: "Gitmene asla izin vermeyeceğim." Korktuğum buydu, sayısız sakat ilişkilerim boyunca hep kaçtığım da bu. İlk altı ayın tiryakisiydim. Gece yarısı edilen telefonlar, enerji patlamaları, ölüp gitmeye yüz tutmuş o bütün hücrelere yeniden can veren sevgili. Bathsheba'dan yediğim son darbeden sonra istemiyorum böyle şeyleri artık diye düşünmüştüm. Kırbaçlanmanın bana zevk verdiğinden emin değildim, eğer öyleyse en azından üzerimde bir paltom olmalıydı. Jacqueline üzerimdeki paltoydu. Duygularımı köreltiyordu. Onunlayken hissetmeyi unuttum ve bir hoşnutluk havuzunda boğuldum. Hoşnutluk da bir duygu mu diyorsun? Duygu yokluğu olmasın? Dişçiden çıkınca insanın hissettiği uyuşmaya benzetiyorum ben bunu. Ağrı hissetmiyorsun ama ağrın da yok değil, biraz uyuşturulmuş haldesin. Hoşnut olmak boyun eğmenin olumlu tarafı.
...beni öptün ve lezzetini tattım. Sonra? Sen, daha henüz giyinmemişken, o anda kendiliğinden oluşan bir yığının içinde kaybettin giysilerini ve üstündeki jüponu gördüm. Louise, çıplaklığın kusursuzdu benim için, ben ki parmaklarının bile sınırlarını keşfetmemiştim henüz. Nasıl kuşatabilirdim bu kara parçasını? Colombus da mı böyle hissetti Amerika kıtasını keşfettiğinde? Sana sahip olmayı hayal etmedim hiç, senin bana sahip olmanı istiyordum.
Ellerinin sıcaklığını hissettiğimde, güneşi taklit eden kamp ateşi bu, diye düşündüm. Beni ısıtacak, doyuracak, üzerime titreyecek. Başka hiçbir ritme tutunmadığım kadar tutunacağım bu nabza. Dünya günlerin gelgitiyle gidip gelir, ama onun geleceğimi avucunda tutan eli işte burada.
Louise'in yalnızca tenini değil, kemiklerini, kanını, dokularını, onu bir bütün halinde tutan kas tellerini de istiyordum. Zaman teninin renklerini, kanını, dokularını alıp götürse bile ben sıkı sıkı sarılacaktım ona. İskeletinin toza dönüştüğü âna kadar binlerce yıl sarılacaktım. Nesin sen beni böyle hissettiren? Kimsin sen ki, zaman sana dokunmuyor?