Arabayla ana yoldan eve gelirken, her zamanki gibi o akıl sır ermez ahşap sayvanlı bankın önünden geçtim. Bundan iki yıl önce belediye meclisi, üç mil uzaklıktaki okullarına gitmek için sabah otobüsünü bekleyen köy çocukları için yaptırmıştı bankı. Öğlen yemeğinden sonra, yeniden çalışmaya başlamadan yürüyüşe çıkmayı önerdiğinde, bazen o yöne gitmeye karar verdiğimizi hatırlıyor musun? Bir süre sonra, birazcık şu bankta oturalım, derdin. Şimdi oradan geçerken çoğu zaman ikimizi o bankta oturmuş, sanki sonsuza dek bacaklarımızı sallarken görüyorum.
Sen bıçak gibi saplanan sancılar yüzünden kımıldamadan sırtüstü yatarken, ıstırabını biraz olsun hafifletebilmek için bizler bir doz daha morfin ya da kortizon vermek, yastıklarını düzeltmekten başka bir şey yapamazken; sen yemek yemek için doğrulamazken, sıvıları ancak bir kamıştan emerken, lokmaların sadece -o sapını sevdiğin- çay kaşığıyla ağzına verilirken, günde altı kez vücudun yıkanırken, altına bez bağlandığında, uzun süre yatakta kalmaktan yara açılmasın diye biz topuklarını ve dirseklerini ovarken, güzelliğin kıyas kabul etmezdi.
“Senden önce ölürsem eğer, dedin bana; bayatlamış sözcüklerden ve gecikmiş buluşmalardan esirge beni. Uyuduğum topraktan al götür beni, zîra belki de bir sap yeşillik, ölümün bir başka dikim olduğunu gösterecektir sana.”