yeni baskı yapan gazetelerdeki yangın haberlerini okurken aslında kendi hayatımın felaketini aklımdan geçirdiğimi, hatta yangınla bu yüzden içtenlikle ilgilendiğimi de hissediyordum.
İnsan gömmek istiyor. İnsan baş edemeyeceği kadar büyük olduğu için bilinç düzeyine taşıyamadığı şeyleri zihninin çok derininde bir yere gömmek istiyor.
Gömüyor da. Bir süre için.
Bu sırada unutmasına yardımcı olacak her şeyi kabule hazır oluyor.
İnkâr mı? Hemen.
Yalan mı? Derhal.
Yok sayma mı? En güzeli.
Öyle bir şey olmadi ki.
Zihin çalışıyor, bellek unutuyor, bilinç pırıl pırıl ileriye bakıyor.
Ama insanın bilinciyle bildiği ile içinin bildiği çoğu zaman aynı olmuyordu.
Mantıklı olanin doğru, mantıksız olanın yanlış olmasi gerekmiyordu.
İnsanın başı bazen içinin bildiğini dinlediği için, bazen bilincinin bildiğini dinledigi için derde giriyordu.
yaşlı bir kadın böyle korkuyla sokakları adımlayan beni görse, usulca elini uzatsa ve kimseler görmeden evine alsa, yeni yaptığı reçeli yedirse, onu aramayan hayırsız çocuklarını anlatsa, akşama çorba kaynatsa, ertesi gün için birlikte taze fasulye ayıklasak, ben öyle seviyorum diye fasulyeyi zeytinyağlı yapsa. hayatım boyunca onun evinde yaşasam, kendi evime değil onun evine dönsem, onun evinin içinde dönsem, bana verdiği yatağın içinde dönsem, annemin karnında gibi dönsem. olmuyor. o kadın gelmiyor, o taze fasulye zeytinyağında ağır ağır pişmiyor. öğleden sonra dönmem gereken evime akşam dönüyorum, cırtlı bez cüzdanımda babamın cebinden yürüttüğüm banknotlar, evde etli taze fasulye...
Bütün dünyayı kazanmış ama ruhunu kaybetmiş bir insan gerçekte ne kazanmıştır? Bir başka açıdan bakıldığında, önemli olan bütün dünyayı kaybetmek, onun içinde kaybolmak ve bütün bu
aşamalardan sonra ruhunu bulmaktır.