Hani diyor ya Nâzım Hikmet:
'Ey benim iyimser hâllerim... Çabuk aldanışlarım, Hep inanışlarım, Alttan alışlarım, Hatayı hep kendimde buluşlarım, Değmeyecekleri kafaya takışlarım, Yoktan yere akıp giden gözyaşlarım, Herkesi insan yerine koyuşlarım... Hepinize elveda... Ben artık kimsenin hiçbir şeyi olmayacağım. Öyle işte...'
Alıntı
Öyle ya,üzüntünün olmadığı yer var mıdır? Yeraltından Notlar
Alıntı
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Bugün sizlerle bir Osmanlı hanımefendisi Münevver Ayaşlı'nın kendi hayatından izler taşıyan Dersaadet İstanbul eserini paylaşacağım. Bir İstanbul aşığı olarak eski tarihi ya da yeni tarihi hiç fark etmez İstanbul'u bir dostummuş gibi görür hayatının her aşamasını ve zamanı onunla paylaşanların anıları merakla okurum. Hem sevinç hem de hüzün dolu anılara sahip Münevver hanımefendi onlardan birisi. Duygulu ve zarif bir kadın. Zaten siyah beyaz resimlerine bakınca ne kadar zarif olduğunu fark ediyorsunuz. Öyle ki hatıratında bahsettiği kişilerin bile zarif yönleri kaleme almış. Beylerbeyi'nde eşsiz bir yalıda büyüyen yazar ilk bölümde geçmişten günümüze İstanbul'un tarihine kısaca değinmiş.
Aşk, beş duyunun sınırları içine hapsedilmiş insan zihninin, kuantum frekanslarına geçiş yapabilmesi için tasarlanmış kusursuz bir ezoterik mekanizmadır. Yemek yemek, su içmek bedenin hayatta kalması için ne kadar zorunluysa, beşerî bir aşka tutulmak da ruhun uyanışı için o kadar temel bir ihtiyaçtır. Çünkü o, sistemin içine bilerek bırakılmış tek bir güvenlik açığıdır. "Leylâ'dan Mevlâ'ya varmak" sadece edebî bir metafor değildir. Tamamen nörolojik ve okült bir formüldür. İnsan beyni sonsuz olanı, şekilsiz olanı ve salt enerjiyi doğrudan algılayamaz. Sistem buna izin vermez. Bir bedene giydirmek şarttır. Kabalistik öğretilerde ve antik okültizmde de kural budur: sonsuz ışık ancak sonlu bir aynadan yansıyarak gözlemlenebilir. Leyla, o aynadır. Mecnun, Leyla'nın sûretine tutulduğunda zihnindeki algı filtrelerini kapatmaya başlamıştı. Şehvete bulanmayan o şiddetli çekim, frekansını öyle bir yükseltti ki, bir noktadan sonra aynaya ihtiyacı kalmadı. Dünyevî aşka tutulmadan ilahî aşka ulaşabileceğini sananlar, basamakları tırmanmadan çatıya çıkmaya çalışanlardır. Züleyha, "Yusufum görmeyecekse kimin için süsleneyim" diyerek tüm mücevherlerini dağıttığında, madde dünyasıyla olan bağını kesmişti. Aşk insanın gözünü kör etmez. Tam tersine; beşerî gözü kapatır, kalp gözünü açar. Dışarıda aradığın Yusuf'u eninde sonunda kaybedersin, çünkü o beşerîdir. Yorar, yıpratır ve biter. Ancak o acı bittiğinde, Kenan ilinin senin özünde, kalbinin tam merkezinde durduğunu fark edersin. Bu hakikate erersen, kalbini kilitli tuttuğun o sahte konfor alanında bir saniye bile duramazsın. Aşkı bir duygu sanıyorsun. Değil. Aşk, evrenin senin egonu parçalamak için kullandığı en eski suikast silahıdır. Dünyada herkes aşkı bir birleşme, bir çoğalma sanır. Oysa aşk bizatihi ölümdür. Psikoloji
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler `ölümcül oyunlar` (funny games, 1997/2007) bir aile tatil evine gelir ama kapılarını çalan iki gençle her şey tersine döner. seyirciyle dalga geçen, rahatsız edici ve ters köşe. `buried` – toprak altında (2010) bir adam tabutta uyanır. tüm film bu tabutta geçer ama finali nefes keser. `exam` – sınav (2009) bir şirkette işe girmek isteyen 8 kişi, çok ilginç bir sınava tabi tutulur. sonunda neyin sınavı olduğunu anladığında şaşırırsın. `the vanishing` (spoorloos, 1988 – hollanda) bir kadının gizemli şekilde kaybolmasıyla başlayan hikâye, finalde sert ve beklenmedik bir sona ulaşır. `the invitation `– davet (2015) bir adam eski karısının evindeki akşam yemeğine katılır. davet neden yapılmış? finalde her şey değişir. `perfect blue` (1997 – japonya, anime) bir pop yıldızı oyunculuğa geçerken gerçeklik ve kurgu birbirine karışır. psikolojik olarak beyin yakan bir film. `the autopsy of jane doe` – jane doe'nun otopsisi (2016) bir baba-oğul adli tıp uzmanı, genç bir kızın cesedini incelerken doğaüstü olaylarla karşılaşır. finali hem korkutur hem şaşırtır.
Öyle çok kırıldım, öyle çok hayal kırıklığına uğradım ki… önce bedenim değişti, sonra düşüncelerim. İçimde susturduğum her şey zamanla yüzüme, ruhuma, uykularıma yansıdı. Ama bütün o karanlığın içinden geçerken fark etmeden güçlendim. Eskiden beni yıkan şeyler şimdi sadece kim olduğumu hatırlatıyor. Çünkü insan en derin yaralarından sonra ya tamamen kaybolur… ya da bambaşka, daha güçlü biri olarak yeniden doğar.”