​Gece midir seni bana düşündüren? Yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen? Kim bilir Kaç kişi ayrı yataklarda birbirine sarılarak uyuyordur Oysa... O beni ben de onu bekliyordum... ​ÖZDEMİR Asaf..... 🍂🍁
Özdemir Asaf
Eşikten geçtikten sonra bir daha eski versiyonuna dönme ihtimalin kalmıyor.Bize acının hep gürültülü bir şey olduğu yalanını kim söyledi bilmiyorum ama fena inanmışız. Birinin darmadağın olduğunu anlamak için illa sinir krizleri falan bekliyoruz. Oysa gerçek acı, sabah 9 akşam 6 mesaisini asla aksatmıyor. Dışarıdan bakıyorsun, her şey tıkırında. Story'de kahve fotoğrafı, WhatsApp'ta emojiler, yeri geldiğinde yapılan o espriler... Ama içeride kolonlar çoktan çökmüş, sadece dış cephe ayakta. Çünkü acının en yıkıcı hali avaz avaz bağıran değil, dudaklarını birbirine mühürleyen halidir. İnsanların tuhaf bir empati tembelliği var. Birinin kötü olduğuna ikna olmak için kanıt, çöküş, bir yardım çığlığı istiyorlar. Bu sığ beklenti yüzünden bazı insanlar aniden sessize alır kendini. O enkazı kelimelere döksen, karşıdakinin bunu idrak edecek kapasitesi olmadığını iyi bilirsin. Anlatsan ne olacak? Üç tane fason kişisel gelişim aforizması satıp kendi hayatlarına dönecekler. Dünyanın en mesaisi bitmeyen işi, iyiyim taklidi yapmaktır. Zihninin içi şantiye alanı gibiyken dışarıya isviçre kasabası dinginliği sunmak adamın ruhunu sömürür. Gece olup yatağa uzandığın an başlayan o zihin harbi var ya... Kimsenin bileti yoktur o savaşa. Omuzlarına çöken ağırlığı sadece sen ve tavan bilirsiniz. Neden yalnız kalmayı seçiyorsun, insan içine karış, diyorlar. Çünkü kalabalıklar şifa vermiyor, sadece gürültü yapıyor. Bir noktadan sonra o zamanla geçer diyenlerin suratına boş boş bakarken buluyorsun kendini. Geçmediğini, senin sadece onunla yaşamaya alıştığını bilmezler. Bazı yaralar kahve masalarında konuşularak değil, kendi karanlığında sessizce taşıyarak kabuk bağlar. Şu anı yaşadıktan sonra zaten derdini de, yaranı da alıp sadece kendi sessizliğine temelli taşınıyorsun. Ben o sessizliği kendi
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İçimizden atamadığımız insanlar
Yıllar sonra adını duyduğunuzda hâlâ içinizde küçük bir hareket yaratan insanlar vardır. İlginç olan, bu hareketin yönünü tam olarak kestiremememizdir. Özlem gibi görünür ama özlem değildir. Öfkeye benzer ama yalnızca öfke de değildir. Bir fotoğraf, bir sokak, bir şarkı ya da bir başkasının ağzından çıkan tanıdık bir isim… Bir anlığına zihninizin yönü değişir. O kişi yeniden hayatınıza girmez. Siz de onun hayatına dönmek istemezsiniz. Buna rağmen geçmişten küçük bir parçanın yerinden oynadığını hissedersiniz. Bu durum yalnızca eski sevgililerle ilgili değildir. Bir dost, bir kardeş, bir ebeveyn ya da yıllar önce yolların ayrıldığı herhangi biri de aynı etkiyi yaratabilir. Yaşam boyunca yüzlerce insanla karşılaşır, yüzlercesinden uzaklaşırız. Büyük bölümü zamanla hafızanın arka sıralarına çekilir. Bazıları ise kalır. Üstelik sevgiyle değil; kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla, şaşkınlıkla ya da cevapsız kalmış sorularla birlikte. Bu nedenle mesele unutamamak değildir. Asıl soru şudur: Neden bazı insanlar gittikten sonra da içimizde yaşamaya devam eder? Bu soru bizi yalnızca geçmişe değil, geçmişin içeride bıraktığı izlere de götürür. Tamamlanmayan hüküm Bu soruya verilen en bilinen yanıtlardan biri psikolog Bluma Zeigarnik’in çalışmalarında karşımıza çıkar. Zeigarnik, tamamlanmamış deneyimlerin zihinde daha kalıcı olduğunu göstermişti. İlk bakışta ikna edici görünür. Ancak hepimiz eksik kapanışlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eğer mesele yalnızca yarım kalmak olsaydı, zihnimiz eski dostluklardan, sonuçlanmamış tartışmalardan ve yarıda kalmış ilişkilerden geçilmezdi. Oysa bazı hikâyeler yarım kalır ve unutulur. Bazıları ise yıllar sonra bile geri döner. Demek ki içeride kalan şey yalnızca sonlanmamış bir ilişkinin tortusu değildir. Geçmişin bıraktığı bir hesap da
Makale|Yazı
Göğsümdeki Temmuz Yanığı
Asfaltın kılcal damarlarından sızıyor kirli, ağır Haziran dumanı, Kuşlar gökyüzünün tavanına yapışmış birer gölge gibi, hareketsiz. Temmuz, çiğ ışığıyla sokakları ameliyathane masasına çevirirken, Neon kalabalığın içinde, yüzüne bakmayı unuttum. Herkes dışarıda yazın sarhoş edici korosuna katılmış, şarkılar söylüyor, Güneş, kendi çürümesini gizlemek isteyenlerin üstüne parlak örtü seriyor. Oysa odamda, loş ve darmadağın koridorda, Zamanın dişleri arasında un ufak olmuş bir yabancıyım artık. İçindeki çocuksu sahneleri yeşertmek için yeni yazlar arıyorsun, Gözlerinde hâlâ eski, korunaklı bahçelerin illüzyonu var. Bense avuçlarımda jilet kesikleriyle kentin en hırçın sokağında duruyorum; Bilirsin, dünyamda çiçekler saksılarda değil, hafızanın enkazında kurur. Sana yalandan gökyüzü inşa edip, seni sahte maviliğe hapsedecek değilim. Kavurucu günlerin ortasında, tenimiz birbirine her değdiğinde, Kıvılcım yerine pişmanlığın dilsiz küllerini döküyorum yatağa. Herkes dışarıdaki parıltılı nisanlardan, gamsız ağustoslardan bahsetsin varsın, Takvimlerin yalanına inanacak kadar saf değil yaralı dilim. Aynı yangından sağ çıkıp, küllerini kıskandım; Şimdi ağır, nefes aldırmayan temmuz sıcağında bile, İçimdeki gizli dehlizlerde keskin buz tabakası büyütüyorum. Güneş dışarıda dünyayı yıkarken, içimdeki büyük nehir kurudu, Yatakları çatladı sadakatin, kelimelerim kurak toprakta can çekişiyor. Sana süslü yalanlar, yaldızlı teselliler, ucuza mal edilmiş umutlar borçlu değilim. Kendi karanlığımdan damıttığım dürüstlüktür göğsümde taşıdığım hırs; Sözü dolandırmadan, kanayan yaranın tam ortasına basarım parmağımı. Dışarıda güller pervasızca açabilir, sokaklar renklerin istilasına uğrayabilir, Ama aramızdaki kırılma noktası, derin uçurum kapanmayacak. Maskelerin sıcaktan eriyip yüzümüzden
Şiir
Ve herkes sanacak ki Bir adam mezar kazıyor… Oysa ben, İçimde yıllardır çürüyen bir hayatı gömüyorum…
Şiir
Yüzleşme 3
Hüznümü anlatan bir şarkı bulamadım. Ruhumdaki tiz çığlıkları yakacak bir türkü okumadım. İçin için yanan benliğimi bir türlü söndüremedim. Yalnızım biliyorum hepimiz yanlızız aslında kalabalıkların içinde de kör kuytu köşemizde de. En çok da mutluluğunu paylaşamadığında hüznünü solduramadığında kimsenin seni anlamadığını anladığında büyür insan. Gidecek çok yer varken gideceğin tek bir yer'in olmadığında yavaş yavaş solan gül bahçeni kimse sulamadığında... Belki toprağın yanlış. Ama insan toprağını nasıl değiştirebilirki dönüş yine oraya değil mi? Ne kadar kaçarsan kaç yine seni bulmaz mı yakalayıp gömmez mi karanlığa? Sabredersen belki gül olursun dediler ya sabredemeyip hazan olursam? Görmesini bilirsen hayat bir cennet dediler ya ben görmeyi öğrenemediysem? Yürümesini bilirsen her yol maviye çıkar dediler peki ya ben yolu bile bulamadıysam? Güzellik uykusuna yatmış bir çirkin, yüzmeyi bilmeden karadan açılmış bir gafil ne derler bana bilmem ama ben bu hayatı yaşamayı kendime öğretemedim. Hep bir bahane hep bir sorun. Ama bana da bir sorun nedir seni bu kadar yoran biraz dinlen hakettin deseler. Ver o yükleri birazda ben taşıyım deseler. Öyle bir sevselerki beni sevilmeye gerçekten layık mıyım diye aklımdan bile geçirmesem. Oysa bir sulasalar o gül bahçemi ben ne güzel açardım her mevsim kendimi...
Duygu ve Düşünce