insanın kendisiyle ilgili en eski sorularından biri bu:
ben kimim?
ve belki de daha önemlisi: olmak istediğim kişi kim?
uzun yıllar boyunca “kendini bulmak” fikri, içimizde bir yerlerde saklı duran gerçek bir kimliğin var olduğunu varsayar. sanki ruhumuzun en dip köşesinde bizi sabırla bekleyen bir öz varmış da, biz sadece o özellikleri fark etmek için doğru anda doğru aynaya bakmamız gerekirmiş gibi…
ama ya kendimizi bulmak dediğimiz şey, aslında pasif bir bekleyişten ibaretse? ve ya gerçek soru, kendimizi yaratmaya ne kadar cesaret ettiğimiz ise?
kendimizi “bulmak” güvenli gelir. çünkü zaten vardır. yalnızca keşfedilir. çatışma gerektirmez. risk istemez.
kendimizi “yaratmak” ise belirsizdir. çünkü henüz yoktur. emek ister. bedel ister. yanlış yapma ihtimali taşır.
yine de hayatın akışı, bizi çoğu zaman ikinci seçeneğe doğru iter.
insan, yaşadıklarıyla şekillenir; seçimleriyle keskinleşir; acılarıyla derinleşir; vazgeçtikleri ve direndikleriyle yeniden doğar. kendimizi yaratmanın en somut hali belki de budur: geçmişimizin izlerini taşırken bile, geleceğimizi yeniden kurabilmek.
belki de insan, ne tamamen hazır bir kimliği arayan bir gezgin, ne de her şeyi sıfırdan biçimlendiren bir heykeltıraştır.
belki ikisiyiz.
hem bulan, hem yaratan…
bulduğumuz yanlarımız bize kök verir; yarattığımız yanlarımız ise yön.
biri bizi sabitler, diğeri ilerletir.
ve ikisi bir araya geldiğinde, gerçek bir “ben” ortaya çıkar.
sonunda ortaya çıkan soru şu oluyor:
hangi taraf daha gerçek?
aslında gerçek olan, yalnızca cesaret ettiğimiz taraf.
kendini bulmaya çalışan birinin gerçeği arayışıdır.
kendini yaratmaya çalışan birinin gerçeği ise eylemidir.
belki de en hakiki kimlik, ikisinin arasında bir yerde değişirken, dönüşürken yolda saklıdır.