Oğuz

"Magnezyum izotoplarının görece fazlalığı, özgün bir magnezyum örneği oluşturan bir süpernova patlama zamanının belirlenmesi de dahil olmak üzere, yıldızdaki nükleer olgular dizisine işaret eder. Galaksinin başka bir köşesinde başka olaylar dizisi yer almış olabilir ki, bunlardaki magnezyum izotop oranı değişiktir."
Sayfa 265·Kitabı okudu
Reklam
içimizde kaç sessizlik yaşıyor?
bazen kendime şunu soruyorum: içimizde duyduğumuz o sessizlik gerçekten sessizlik mi, yoksa söyleyemediğimiz cümlelerin yankısı mı? büyüdükçe fark ediyorum ki insan, yalnızca bir tane değil; birden fazla sessizlik taşıyor omzunda. her biri farklı bir yerden geliyor, farklı bir acıya, farklı bir umuda bağlı. belki ilk sessizlik, çocukken öğrendiğimiz o “fazla konuşma” hâlidir. yanlış bir şey söylemekten korktuğumuz için içimize attığımız kelimeler… büyüyünce içimizde kocaman bir depo gibi duruyorlar. bazen bir şarkıda patlıyorlar, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda gözlerimizi dolduruyorlar. sonra bir başka sessizlik var: kimseye anlatamadığımız hayallerin sessizliği. sanki söylersek dağılacakmış gibi sakladığımız o küçük, kırılgan umutlar… hayal kurduğumuz için bile suçlu hissettiğimiz zamanlar oluyor ya, işte orada içimizde bambaşka bir sessizlik büyüyor. ses etmeden, kendine yer açmadan, sadece durarak. bir de kalbimizi kıran insanların ardından gelen sessizlik var. o, biraz karanlık… çünkü bazen insan kırıldığını bile söyleyemiyor. “önemsemiyorum” demek daha kolay geliyor. ama gerçek şu ki, en çok sustuğumuz anlarda en çok içimiz acıyor. gençliğin böyle ironik bir tarafı var: en yüksek cümleleri kurmak isterken, en fazla sustuğumuz dönem de aynı zamanlara denk geliyor. ama içimizdeki tüm sessizlikler aynı yerden çıkmıyor. bazıları iyileştiriyor aslında. mesela gecenin 2’sinde herkes uyurken açtığımız o loş ışığın sessizliği… kimseye anlatmak zorunda olmadığımız düşüncelerimizin bize kaldığı o sakin an. belki de en dürüst hâlimiz o an ortaya çıkıyor. kimliğimiz, korkularımız, umutlarımız… hepsi bir sessizliğin içine dizilmiş gibi. bazen düşünüyorum, içimizde kaç sessizlik yaşıyor gerçekten? belki de birden fazla olmaları kötü değil. belki her biri bizi bir
Perfect Days - 2023
karanlık olmadan ışığın güzelliğini anlayabilir miydik?
bazen düşünüyorum, gerçekten parladığımız anları ne kadar fark ediyoruz diye. çünkü çoğu zaman ışığın içindeyken onu hissetmiyoruz; tıpkı günün ortasında yıldızları görememek gibi. her şey berrak, her şey görünür, her şey tam. ama “tam” olmak insanın üzerine garip bir ağırlık bırakıyor. insan, en çok eksilirken anlıyor kendini. belki de bu yüzden, karanlık hep bir öğretmen gibi. sessiz, talepkâr değil, ama inatla yüzümüze tuttuğu bir ayna var. bazen içimizdeki gölgeleri öyle büyütüyor ki kaçacak yer arıyoruz. ama sonra fark ediyoruz ki o gölgeler de bize ait. karanlık, sakladığımız her şeyi görünür yapıyor, ışık ise görünür olanı güzelleştiriyor. ikisi birbirine yaslanmadan hiçbirimizin hikâyesi tamamlanmıyor. gençliğimizde özellikle, her şey daha sert vuruyor. insanlar bize “daha yolun başındasın” dedikçe sanki hiç başlamamışız gibi hissediyoruz. oysa her karanlık dönem bir başlangıcın yalnızca ters yüz edilmiş hali. gecenin kalın perdesi olmasa şafak bir mucize gibi gelmezdi. ve bazen bir insanın içindeki ışık, ancak karanlık bir odadan çıktıktan sonra fark edilir. hayatın ritmi de böyle ilerliyor aslında. tam alıştım dediğimiz anda bir şey eksiliyor, güvendim dediğimiz anda biri gidiyor, ben buradayım dediğimiz anda yol değişiyor. biz de o değişimin içinde savrulurken kendi ışığımızı kaybettiğimizi sanıyoruz. ama ışık kaybolmaz; sadece yön değiştirir. bazen içimize döner, bazen dışarı taşar, bazen de tamamen sönmüş gibi görünür ama gizli bir yerde hâlâ kıvılcım saklar. sonra bir gün, sebepsiz bir anda, o kıvılcım çat diye yanıyor. küçük, ürkek ama inatçı. bir bakıyoruz ki karanlığın içinde öğrendiklerimiz, bize yepyeni bir göz vermiş. artık hep baktığımız şeylere başka bir yerden bakabiliyoruz. eskiden acı dediğimiz şey, şimdi bir yankı; eskiden kayıp dediğimiz
insan neden hep eksik hisseder?
hayatın hiçbir döneminde “tam” hissetmiyorsun. bir sınavı geçiyorsun, ertesi gün başka bir endişe beliriyor. bir hayal gerçekleşiyor, yerini hemen yenisi alıyor. mutluluk bile herkesin peşinden koştuğu o ışık elimize değdiği anda buharlaşıyor sanki. peki bu bir arıza mı? yoksa insan dediğimiz şey tamamlanmak için değil, eksik kalmak için mi yaratıldı? aslında eksiklik, varlığımızın çekirdeğinde duruyor. bir hedefe yönelmemizin, merak etmemizin, sevmemizin hatta acı çekmemizin kaynağı da bu. içimizi dürten o küçük boşluk olmasa, hiçbir yere gitmezdik. zihnimiz çözmeye değer bir gizem bulamazdı. yüreğimiz arzulayacak bir yön bilmezdi. eksiklik bizi harekete geçiriyor çünkü. bizi büyüten, dönüştüren, diri tutan şey tam da o yorucu his: “daha fazlası olmalı.” fakat mesele şu ki, biz bu eksikliği bir düşman gibi görüyoruz. tamamlanabilir bir kusur sanıyoruz. oysa eksiklik aslında bir çağrı: daha iyi olmaya, daha derin hissetmeye, daha meraklı kalmaya, daha canlı yaşamaya… insanın en büyük trajedisi de burada başlıyor: tamamlama hedefiyle yola çıkıyoruz; ama yolculuğun kendisi tamamlanmayı reddediyor. içimiz hep biraz açık, biraz kesik, biraz yarım kalıyor. belki de böyle olması gerekiyor. tam olmak, bir kitabın son sayfasına gelmek gibi… bir kapanış, bir durma, bir bitiş. eksik olmak ise başlangıç. her gün yeniden. belki de insan, sürekli eksik olmak için yaratılmıştır. çünkü eksik oldukça arar, aradıkça yaşar, yaşadıkça anlamın izine yaklaşır. ve belki de en büyük huzur, tamamlanmakta değil… eksikliğimizle barışmakta saklıdır. hem yarım, hem yolculuk halinde; hem eksik, hem yaşayan. substack.com/@benimlekalanlar
Reklam