bazen düşünüyorum, gerçekten parladığımız anları ne kadar fark ediyoruz diye. çünkü çoğu zaman ışığın içindeyken onu hissetmiyoruz; tıpkı günün ortasında yıldızları görememek gibi. her şey berrak, her şey görünür, her şey tam. ama “tam” olmak insanın üzerine garip bir ağırlık bırakıyor. insan, en çok eksilirken anlıyor kendini.
belki de bu yüzden, karanlık hep bir öğretmen gibi. sessiz, talepkâr değil, ama inatla yüzümüze tuttuğu bir ayna var. bazen içimizdeki gölgeleri öyle büyütüyor ki kaçacak yer arıyoruz. ama sonra fark ediyoruz ki o gölgeler de bize ait. karanlık, sakladığımız her şeyi görünür yapıyor, ışık ise görünür olanı güzelleştiriyor. ikisi birbirine yaslanmadan hiçbirimizin hikâyesi tamamlanmıyor.
gençliğimizde özellikle, her şey daha sert vuruyor. insanlar bize “daha yolun başındasın” dedikçe sanki hiç başlamamışız gibi hissediyoruz. oysa her karanlık dönem bir başlangıcın yalnızca ters yüz edilmiş hali. gecenin kalın perdesi olmasa şafak bir mucize gibi gelmezdi. ve bazen bir insanın içindeki ışık, ancak karanlık bir odadan çıktıktan sonra fark edilir.
hayatın ritmi de böyle ilerliyor aslında. tam alıştım dediğimiz anda bir şey eksiliyor, güvendim dediğimiz anda biri gidiyor, ben buradayım dediğimiz anda yol değişiyor. biz de o değişimin içinde savrulurken kendi ışığımızı kaybettiğimizi sanıyoruz. ama ışık kaybolmaz; sadece yön değiştirir. bazen içimize döner, bazen dışarı taşar, bazen de tamamen sönmüş gibi görünür ama gizli bir yerde hâlâ kıvılcım saklar.
sonra bir gün, sebepsiz bir anda, o kıvılcım çat diye yanıyor. küçük, ürkek ama inatçı. bir bakıyoruz ki karanlığın içinde öğrendiklerimiz, bize yepyeni bir göz vermiş. artık hep baktığımız şeylere başka bir yerden bakabiliyoruz. eskiden acı dediğimiz şey, şimdi bir yankı; eskiden kayıp dediğimiz