Katedralsiz bir dünyada yaşamak istemiyorum. Onların pencerelerinin parıltısına, serin sessizliklerine, hükmedici suskunluklarına ihtiyacım var. Sözlerinin kutsqllığına, büyük şiirin ulviliğine ihtiyacım var. Bütün bunlara ihtiyacım var. Ama özgürlüğe ve bütün gadarlıklara karşı düşmalığa duyduğum ihtiyaçta da bundan az değil. Çünkü biri olmadan ötekinin hiçbir anlamı yok. Ve kimse beni seçmek zorunda bırakmasın.
Aynı şekilde can çekişen kişilerin dikkati de ölümün krndilerine sunduğu, acımasızca hissettirdiği somut, sancılı, karanlık, organik yanına, ölüm adını verdiğimiz kavramdan çok kendilerini ezen ağır bir yüke, nefes darlığına, susuzluğua benzeyen yüzüne çevrilidir çoğunlukla.
Kaybettiğimiz kişilerin ruhlarının, daha ilkel bir varlığın, bir hayvanın, bitkinin veya cansız nesnenin içinde tutsak olduğu yolundaki Kelt inancını çok makul bulurum; bu ruhları gerçekten de kaybetmişizdir, ta ki, birçokları için yaşanmayan bir gün, ruhun hapsolduğu ağacın yanından geçinceye, ruhu barındıran nesneyi tesadüfen ele geçirinceye kadar. O zaman ruh irkilip ürperir, bizi çağırır ve onu tanıdığımız anda büyü bozulur. Bizim tarafımızdan kurtarılan ruh ölümü yener ve bizimle birlikte yaşamaya başlar tekrar.