Ozan Hançer

Ozan Hançer
@ozanhancer
Tarih
Anadolu Üniversitesi
Ankara
24 okur puanı
Haziran 2017 tarihinde katıldı
Medeni Kânun'un gerekçesi: "Örf ve âdet ve göreneklere suret-i mutlakada bağlı kalmak davası, beşeriyeti en iptidai vaziyetinden bir adım ileri götürmeyecek kadar tehlikeli bir nazariyedir. Hiçbir mütemeddin millet böyle bir akide etrafında kalmamış ve hayatın icabatına uygun davranmakla, zaman zaman kendini bağlayan örf ve âdetleri yıkmakta tereddüt etmemiştir. Hakikatler karşısında yükler ve ecdadından miras kalmış itikatlere behemehal bağlı kalmak, akıl ve zeka icabatından değildir. Esasen ihtilaller bu hususta en etkili bir vasıta olarak istimal edilmiştir."
Reklam
Hukuk reformu konusunda Atatürk'ün görüşleri "inkîlabın kanunu her türlü kanunun fevkindedir" şeklinde olmuştur. Adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt şöyle diyor. "Türk ihtilâlinin kararı, batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir. Bu karar, o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki, önüne çıkanlar demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar."
"Dildeşinden ayrı düşen yüz türlü nâmesi olsa bile dilsizdir. Gül solup mevsim geçince artık bülbülden maceralar dinleyemezsin. Her şey mâşuktur, âşık bir perdedir. Yaşayan mâşuktur, âşık bir ölüdür."
"Sultan Gazneli Mahmud, oğlu Mesud, Tuğrul Bey ve Alp Arslan zamanlarında hiçbir Zerdüştî'nin, Hıristiyan'ın, Rafızî'nin Sahra'ya gelmeye veya bir Türk'ün huzuruna çıkmaya cüret ve cesareti yoktu. Bütün Türkler'in kethudalığı, memur ve zanaatkârları temiz Hanefi veya Şafii mezhebine mensup Horasanlı insanlardan olurdu. Ne kâtipler ne gulamlar Irak'ın kötü mezheplilerinin kendileriyle ilişki kurmalarına fırsat verirlerdi. Türkler de onlara iş verilmesine müsaade etmezlerdi. 'Bunlar hep Deylemliler'le aynı mezheptendirler ve onların destekleyicisidirler. Onlar işlerde ayaklarını sağlamlaştırdıktan sonra Türkler'in işlerini ziyana uğratırlar, müslümanları sıkıntıya sokarlardı.' Bugün öyle bir yere gelinmiştir ki dergah ve divana o kötü mezhepliler dolmuştur. Türk'ün kuyruğunda on yirmi kişi koşar, bir Horasanlı'nın dergaha ve divana geçmesine oradan ekmek yemesine fırsat bırakmazlar. Türkler'in onların fesatlarından haberdar olmalarının tam zamanıdır. Zira böyle giderse bir müddet sonra divanda Horasanlı katip ve memur kalmaz. O zamanlarda bir kimse kethudalık, ferraşlık veya rikabdarlık için bir Türk'ün katına geldiği zaman, 'Sen hangi şehirdensin; hangi vilayettensin, hangi millet ve mezheptensin? Diye sorarlardı. Eğer Hanefi, Şafii veya Horasanlı, mezhebe tealluk etmeyen Maveraünnehirli ise o kabul edilirdi. Eğer o Şii, Kum, Kaşan, Ave, Save veya Rey'li ise kabul edilmezdi. Biz yılanı öldürürüz, beslemeyiz denirdi. Her ne kadar rüşvet verirse versin reddedilir, ona kendilerine ulaşmaya yol vermezlerdi."
"Mustafa Kemal 'bütün ulusları tanıyorum' diyordu. Onları, bir halkın karakterinin çırılçıplak kaldığı bir anda, savaşta; ateş altında, ölümün eşiğindeyken inceledim. Türk milleti, yemin ederim ki, milletimizin manevî kuvveti bütün dünyanınkinden üstündür. Yürümeyi öğreninceye ve yolu tanıyıncaya dek milletimin elinden tutup ben yönlendireceğim. Ancak ondan sonra kendi başına karar verebilir. O zaman benim eserim de tamamlanmış olacak. Bu belki yanılgı içindeki bir çılgının haykırışıdır. Belki de iyiyi ve doğruyu inşa etmek üzere evrenin büyük mimarından esinlenmiş biridir."
Sayfa 239
Reklam