"Sultan Gazneli Mahmud, oğlu Mesud, Tuğrul Bey ve Alp Arslan zamanlarında hiçbir Zerdüştî'nin, Hıristiyan'ın, Rafızî'nin Sahra'ya gelmeye veya bir Türk'ün huzuruna çıkmaya cüret ve cesareti yoktu. Bütün Türkler'in kethudalığı, memur ve zanaatkârları temiz Hanefi veya Şafii mezhebine mensup Horasanlı insanlardan olurdu. Ne kâtipler ne gulamlar Irak'ın kötü mezheplilerinin kendileriyle ilişki kurmalarına fırsat verirlerdi. Türkler de onlara iş verilmesine müsaade etmezlerdi. 'Bunlar hep Deylemliler'le aynı mezheptendirler ve onların destekleyicisidirler. Onlar işlerde ayaklarını sağlamlaştırdıktan sonra Türkler'in işlerini ziyana uğratırlar, müslümanları sıkıntıya sokarlardı.'
Bugün öyle bir yere gelinmiştir ki dergah ve divana o kötü mezhepliler dolmuştur. Türk'ün kuyruğunda on yirmi kişi koşar, bir Horasanlı'nın dergaha ve divana geçmesine oradan ekmek yemesine fırsat bırakmazlar. Türkler'in onların fesatlarından haberdar olmalarının tam zamanıdır. Zira böyle giderse bir müddet sonra divanda Horasanlı katip ve memur kalmaz.
O zamanlarda bir kimse kethudalık, ferraşlık veya rikabdarlık için bir Türk'ün katına geldiği zaman, 'Sen hangi şehirdensin; hangi vilayettensin, hangi millet ve mezheptensin? Diye sorarlardı. Eğer Hanefi, Şafii veya Horasanlı, mezhebe tealluk etmeyen Maveraünnehirli ise o kabul edilirdi. Eğer o Şii, Kum, Kaşan, Ave, Save veya Rey'li ise kabul edilmezdi. Biz yılanı öldürürüz, beslemeyiz denirdi. Her ne kadar rüşvet verirse versin reddedilir, ona kendilerine ulaşmaya yol vermezlerdi."