Öncelikle su gibi akan bir kitap ve okurken insanı duygudan duyguya sürüklüyor kesinlikle.
İnsanın hayallere, özellikle de beyninde tabulaştırdığı, sahip olunması bir zaruriyet, ihtiyaçtan da öte atılması gereken bir “tik” olarak gördüğü şeylere duyduğu saplantının, o kişiyi nasıl yaşamayı unutacak bir hale sürüklediğini gösterdi bana bu kitap.
Hayaller uğrunda çaba harcanmadan ve bedel ödenmeden maalesef ki sahip olunamıyor.
Kitap bir yandan çağımız kişisinin ama özellikle eril kişisinin sorumlulukları altında nasıl ezildiğini, nasıl bir labirente hapsolduğunu ve bu sorumlulukların ruh/beden sağlığını nasıl etkileyip depresyona yol açabildiğini de gösteriyor.
Bence, naçizane, karakterimiz kitabın başından beri depresyondaydı, bir çıkış kapısına, soluk alıp basit bir hayat sürmeye ihtiyaç duyuyordu. Ama bir şirketi, elde ettiği bir maddiyatı vardı ve dönülebilir noktada değildi. Özgürlük ancak hayaldi.
Hizmetkarın onun personası olması, ona zor gelen şeyleri üstlenmesi onun için bir hediyeydi. Kurtarıcı gelmişti.
Ama işte her şeyi hazır istemenin, bir kurtarıcı aramanın nasıl imkansız olduğunu da çok hem de çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor bize yazar…
Bırakalım şu hayalleri, en iyi ilişkiye en karlı şirketlere sahip olmak zorunda mıyız ey ahali?
Basit hayatımızı yaşayıp, sıcak bir yatakta yatsak kusuruyla sevdiğimiz insanla, güzel bir yemeğin tadını çıkarsak yetmez mi?