Bana kızgınlıkla değil, kolu kanadı kırılmışçasına baktı, içindeki bütün özsuyu çekip almışım gibi. Yüzündeki ifadede bir mutlaklık vardı. Bir teslimiyet... Bir heykeltıraşın sonunda keskiyle, tokmağı elinden bırakması, inatçı mermere düşlediği biçimi asla veremeyeceğini kabullenmesi gibi.
Çocukken, öteki annelerin yapıp da Mama’nın yapmaya yanaşmadığı şeylerin tepemi nasıl da attırdığını anımsadım. Yürürken elimi tutmaması. Beni kucağına oturtmaktan, uykudan önce masal okumaktan, iyi geceler öpücüğü vermekten kaçınması. Bunların hepsi doğruydu, tamam. Ama onca yıl, çok daha büyük bir gerçeği, bütün o dertlenmelerimin, şikâyetlerimin altında, derinlerde anlaşılmadan ve takdir edilmeden yatan bir hakikati gözden kaçırmıştım. O da şuydu: Annem beni asla terk etmezdi. Onun bana armağanı, çelik sağlamlığında, sarsılmaz bir bilgiydi: Madaline’in, Thalia’ya yaptığı şeyi annemin bana asla yapmayacağı bilgisi. O benim annemdi ve beni asla terk etmeyecekti. Bunu dünyanın en doğal şeyiymiş gibi kabullendim, hatta ondan bunu bekledim. Nasıl ki güneşe beni ısıttığı için teşekkür etmiyorsam, anneme de bunun için teşekkür etmek aklıma bile gelmedi.
Bilmediğim bir şeyi anladım. Dünyanın sizin içinizi görmediğini, derinin ve kemiğin maskelediği umutlarınızı, hayallerinizi ve kederlerinizi zerre kadar umursamadığını. Gerçek işte bu kadar basit, bu kadar saçma ve bu kadar gaddardı.