Oksijen gazetesinde tanıtımını görüp aklıma yazmıştım, sonra rafta görünce edindim. Ağustos ayı boyunca elimde süründü kitap. Sanıyorum hayatımın bu döneminde bu kadar sakin, ağır akan bir kurgu bana göre değil. Yer yer güzel bulduğum tespitler oldu. Ancak etkisi çok kısaydı. Reading slump yaşamama ramak kaldı
Yapısalcılık hakkında bilgisi olmayan, hiç
araştırmamış birinin bu kitabı eline alıp okuduğunu varsayalım. son sayfaya geldiğinde öğrendiği “çok çok az şey” olacaktır. Cümleler karmaşık. anlatılmak istenen açık değil. Argümanlar kopuk kopuk. Za-man-kay-bı!
Kitaba ismini veren katedral, 1134 yılında Paris’in silüetine yerleştirilmiş Gotik mimarinin en etkileyici örneklerinden biridir. Hugo, katedrali öyle detaylı ve etkileyici biçimde betimliyor ki yapı adeta nefes alan bir organizmaya dönüşüyor. Notre Dame katedrali 19.yy ilk çeyreğinde bakımsız ve virane haldeyken Hugo’nun bu müthiş kitabı sayesinde fark edilir hale gelmiş ve restore edilmiştir. Ne acı ki bu tarih ve mimari harikası yapının bir bölümü, geçtiğimiz yıllarda meydana gelen bir yangında büyük zararlar görmüştür.
Notre Dame’ın Kamburu 1831 senesinde yayınlamıştır. Dolayısıyla yaşanmış bitmiş bir ihtilal sonrasına denk gelen bu eserin karanlık bir atmosfere sahip olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Kitap her ne kadar 19. yy eseri olsa da anlattığı hikayenin yaşandığı dönem 15. yy zarfındadır. Eserin herkesçe bilinen kahramanı Notre Dame’ın kamburu yani Quasimodo kambur, tek gözlü, çirkin biridir. Notre Dame’ın dev çanlarını çalmaktan duyma yetisini de kaybetmiştir. Kilisenin başrahibi tarafından bebekken evlat edinilmiş ve büyütülmüş bu adam, rahibe karşı sonsuz minnet ve sevgi beslemektedir. O, dış görünüşü ile kilisenin üzerindeki canavar heykellere benzetilsede aslında en güzel, en yakışıklı insanlardan daha iyi, daha merhametlidir.
Bir diğer karakter ise Esmeralda adındaki güzeller güzeli çingene kızıdır. Başrahip, Quasimodo ve Phoebus’un yolları Esmeralda ile kesişir ve olaylar gelişmeye başlar. Kitabın konusuna sıradan bir aşk hikayesi diyemeyiz. Eser bir yandan, adaletin ne kadar hassas bir denge gerektirdiğini ve yanlış yönlendirilmiş kitlelerin getireceği felaketlere karşı adeta uyarıcı nitelik taşırken bir yandan da 11 yy dan başlayarak bir Paris ve Parisli portresi çizmektedir.
Orhan Pamuk bu kitabıyla bana Yaşar Kemal tadı verdi diyebilirim. Yazarın daha önce Masumiyet Müzesi kitabını okumuştum, ona kıyasla daha az betimlemeler yer alıyor ve bu da eseri akıcı hale getiriyor. Orhan Pamuk’un uzun betimlemelerinden sıkılanları dahi yakalayacak bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Bir çocuğun ilk aşkını ve hayat mücadelesini anlatarak başlayan roman, bambaşka bir konuya evriliyor ; baba-oğul çatışmasına. Pamuk, bu çatışmayı Doğu ve Batı masalları ile beslemiş, hem öğretici hemde büyülü bir atmosfer oluşturmuştur. Firdevsi’nin yazmış olduğu ünlü İran destanı Şehname’de Rüstem ile Sahrab’ın başına gelenler anlatılmaktadır. Batı masallarında ise Sophokles’in Oedipus’u onlarınkine benzer bir hikayeye sahiptir. Yazar, bu iki masalı dolaylı olarak romana katmakta ve eseri zenginleştirmektedir. Okuma boyunca Orhan Pamuk’un bilgi ve kültür birikimine hayran kaldığımı itiraf etmeliyim. Kırmızı Saçlı Kadın kendini unutturmayacak bir kitap. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar diliyorum.
Orwell’in meşhur 1984’ü için alternatif bir son yazmış yazar. Daha iyimser bir kurgu olmuş, aynı tadı ararsanız yargılamış olur ve ironiyi göremezsiniz.